Bakü Cemiyet-i Hayriyesinin Dikkatine

     Bu yazı, 1915 yılında Kars, Ardahan, Çıldır ve Göle’de Rusların giriştiği katliamdan sonra bölgeye yardım elini uzatan Bakü Cemiyet-i Hayriyesi’nin faaliyeti üzerine yazılmıştır. Söz konusu katliam üzerine Ahıskalı Halk Şairi Sefilî’nin destanını daha sonra neşredeceğiz.

Bizim Ahıska

Bakü Cemiyet-i Hayriyesi, beyannamesinde Kars ve Ardahan taraflarında kalan kadın ve çocukların Bakü ve Gence’ye getirilmesi fikrinde olduğunu bildiriyor ve oralardan getirilen yetim çocukların birer ikişer bazı hamiyetli kişilerin himayesine verileceğini de ilâve ediyor. Bu beyannameden anlaşılıyor ki, Bakü Cemiyet-i Hayriyesi, bugüne kadar olan durgunluktan daha açık bir faaliyete geçmek, talihsizliğin ve ihtiyacın büyüklüğüne, âcilliğine göre iş yapmak istiyor. Şükür, buna da şükür!

Ne yapmalı ki bu tembellik hepimizde var. Her işimizi ağırdan almamız ve kayıtsızlığımız cümlemizde olan bir nahoşluktur. Buna göre büyük ümitler, ciddî teşebbüsler, başkalarına örnek olacak hamiyet ve hizmetler beklediğimiz Bakü Cemiyeti’nden, daha doğrusu Bakü cemaatinden artık şikâyete hakkımız yok. Ancak oranın devletlileri, ihtiyaçlarımıza göre bir şey vermemişlerdir. Bu gibilerin Bakü’de olmaları ve Bakü’yle devlet kazanmalarından dolayı, gelecek tarihimiz ve millî uyanışımız, Bakü için büyük bir töhmet ve sosyal bir intikam hazırlasa yeridir. Gelelim esas maksada.

Benim fikrime göre Kars ve Ardahan taraflarında kalan kadın ve çocukları, Bakü’ye getirmemeliyiz. Bunu, şu sebeplerden dolayı söylüyorum:

1.    Bakü ile Kars’ın havası, hayat şartları tamamıyla zıttır.
2.    Bakü’de masraf iki üç kat fazla olur.
3.    Gelecekte yolların çetinliği ve başka engeller tahmin edildiğinden Bakü’de olacak kadın ve ihtiyarlar, gereken zamanda memleketlerine dönemezler.
 4.    Bakü’de kalacak kadınların bir kısmı, bazı sebeplerle orada kalıp dönmeyebilir. Bu ise Ardahan tarafında boş kalan yerlerimizi başkalarına (Gürcü ve Ermenilere)  kaptırmaya sebep olur.

Bana öyle geliyor ki, Kars ve Ardahan taraflarında kalan talihsizleri o yerlere bitişik ve serhat olan Ahıska vilâyetinde tutsak, hem saydığım zorluklardan kurtulmuş hem de bu büyük işimizi hafif ve çabuk bir yolla sonuçlandırmış oluruz.

Kars taraflarında kalan yetim çocukların Bakü’ye getirilip bakılacağı ve birer ikişer paylaşılacağı söyleniyor. Öyle sanıyorum ki, toplanacak çocukların hepsi Bakü ve Gence’ye getirilip, onlara bir yerde, bir pansiyonda bakılmalıdır. Yetim çocukları kendi himayelerine almak isteyenler, pansiyonun yıllık harcını vermekle, vatan ve millet sevgisini açıkça ortaya koymuş olurlar.

Eminim ki, milliyetçiliğin en sağlam usulü olan bu yolla birer, ikişer, beşer çocuğun yıllık masrafını verecek hamiyetlilerimiz içimizde eksik değil. Oğulluğa kabul edilecek çocukların verilmesine sözüm yok. Ama şu var ki, buna çok dikkat etmek lâzım. Yoksa terbiye ve himaye yerine hizmetçiliğe yol açmış oluruz.
Bizim millî gayemiz ise yetim Türk yavrularını okutup kendi memleketlerine göndermek, kendi yurtlarına sahip kılmak ve oralarda eksilen nüfus ve millî nüfuzumuzu doldurmaktır. Aksine bu çocukları tek tek dağıtmak ise emelimize ve mukaddes fikrimize, kendi elimizle darbe vurmaktır.

İnancım odur ki, Cemiyet-i Hayriye’miz bu hususa dikkat eder. Eğer çocuk sayısı çok olursa, pansiyonun biri Kafkas’ta, diğeri Rusya kuzeyinde oradaki Türk kardeşlerimizin münasip görecekleri bir yerde kurulmalıdır.

Çok kaygı ve acıyla bildiriyorum ki, din adamlarımızın dikkatsizliğinden, çoğumuzun korkak ve vatan-millet duygusundan mahrum olmamızdan, çocukların çoğu açlıktan ve kötü şartlardan telef oldu. Bir kısmı da suya batırılarak Hristiyan edildi ve Rusya içlerine götürüldü. Bize kalanı az olsa gerek.

Dr. Husrevbey Sultanoğlu, “Ardahan taraflarında kimse kalmamış. Onlar canlarını kurtarmak için kaçabildikleri yerlere gitmişlerdir.” diyor. Doğru, o bedbahtların çoğu, canlarını bin bir türlü eziyetten kurtarmak için dere boylarında, köyler etrafında, toprak altında, birbiri   üstüne dizilip uzanmışlar, rahata varmışlardır!

Ancak azı, çok azı, yani iki bine yakın kadın-çocuk, canlarını kurtarmış ve kendilerini Posof taraflarına atmışlardır.

Posof kazası, Ardahan’la Ahıska arasındadır. Kars vilâyetine bağlıdır. Ahalisi tamamıyla Müslüman Türk’tür. Yerleri meşelik, kayalık, dağlık ve şehirlerden uzak olduğundan halkı çok fakirdir. Öyle ki bu halk, her yıl bahar zamanı kendileri için ayrı yerlerden yiyecek tedarik etmek mecburiyetindedir. İşte böyle fakir bir halk, dört beş aydan fazla bir zamandır, kendilerine can atan binlerce din kardeşini evlerinde barındırıp, ekmeğini onlarla bölüştü. Bundan sonra ise kendileri de yiyecek hususunda sıkıntı çekecektir. Görülüyor ki oraların hâli çok yaman olacak.

İnsaf mıdır Posof’un fukara halkı olunca yiyeceğini yarı bölsün, bizler bir kerelik bu kadar şahı, birkaç manat vermekle millî ve insanlık görevimizi yapmış sayılalım!

O taraflara yardım göndermesi hususunda Bakü Cemiyet-i Hayriyesi’nin nazari dikkatini çekiyorum. Posof kazası, savaştan uzak, sakin bir yer olduğundan yardım gönderilmesine hiçbir engel yoktur. Bakü’den un göndermek gerekmez. Ahıska taraflarında 140-160 kapiğe tahıl alıp öğütmek mümkündür. Ne kadar tahıl olsa, bizim değirmen, ücret almadan öğütmeye her zaman hazırdır.

Muhterem hizmet adamlarımızdan Husrevbey Sultanoğlu, Kars’tan şöyle yazıyor: “Ardahan köylerinin hiçbirinde adam yok. Bunlar, canlarını kurtarmak için kaçabildikleri yerlere gitmişlerdir. Yalnız bir iki yerde beş altı yüz kadın-çocuk var…”

Bu haberi daha fazla ayrıntılı olarak dört ay önce yazıp gerçeklerden cemaatimizi haberdar etmek istedim. Ben bu haberi Ardahan’ın geniş, ak ovaları, kızıl renge döndüğü ve bu kızıllığın henüz göklere aksettiği zaman derelerin uçurumlarından, kayaların oyuklarından, köylerin ıssız bucaklarından, meşelerin derinliklerinden kopan feryatlar ve imdat çığlıklarının kayalardan henüz cevap aldıkları zaman duyup ben de feryat koparmıştım. Hayıf ki “iyimserlerimiz” yazdıklarımı mübalağa zannedip hadiseye soğuk baktılar.

Şimdi düşünüyorum ve soruyorum: Yürekleri yanan ağalar bu dört beş ayda yürek acılarını acaba neyle gösterdiler? Fakir fukaramızın verdiği yardımları çıkacak olsak, ağaların, devletlilerin verdikleri, beş on bin manatı geçmiyor! Milletin, fakir halkın yardım ve zahmetiyle kazanılan devleti, böyle bir günde öz milletine lâyık gördüğü, öz milletinin ölüm hâlinde olan açlarına kıydığı, ihsan ettiği bu mudur?

Bizden 25 kere az olan komşumuz, kendi muhtaçlarına 800.000 manat topladı, yine de topluyor, toplayacak.

Bizim Borçalı, Kazak, Zengezur, Cavanşir… Ve gayri yerlerin beyleri, hacıları, devletlileri hele başkalarına yaltaklanmayla meşguller. Hele bazı şirin dilli, hoş sohbet ünlüler diyorlar ki: Tek muradımız olsun, yani milletin istikbalini görelim, vallah billah bu kadar yüz kurban ve nezir hazırdır! Bîçareler, böyle mânasız sözlerle başkalarını inandıracaklarını sanıyorlar. Bilmiyorlar ki, böyle en zarurî bir zamanda beş tanecik kurban vermeyenin gelecekte yüz değil, bir tane bile vermeyeceğini ve verse de makbule geçmeyeceğini çocuklar da bilir.


* Ahıskalı ünlü yazar Ömer Faik (1872-1937)’in 19 Nisan 1915 tarihli İkbal gazetesinde çıkan bu yazısı, Yunus Zeyrek tarafından Türkiye Türkçe’sine aktarıldı. (Seçme Eserleri, Bakü 1992, s. 224-227).