Biz, Ermeniler ve Onlar

Nusret KOPUZLU

Giriş

Bugün üzerinde yaşadığımız vatan toprakları, asırlardan beri birçok milletin sahip olmak istediği stratejik önemi haiz bir coğrafya parçasıdır. Bu milletler, İngiliz, Fransız ve Ruslarla irili ufaklı diğer Hıristiyan topluluklardır. Bir zamanlar Haçlı taassubuyla yurdumuzu istilâya gelen bu milletler, günümüzde de bu emellerinden vazgeçmemişlerdir. Ülkemizin aleyhinde birçok faaliyete gizli veya açıktan destek vermekte, şer kuvvetlere arka çıkmakta ve milletimizin varlığına kastedenleri himaye etmektedirler. İçimizdeki bazı hain ve gafiller de halkımızı birbirine bağlayan millî kültür değerlerimizi yıpratarak ve yıkarak bu düşmanca gayretlere omuz vermekte ve kardeş kavgasına zemin hazırlamaktadırlar.

Atalarımızdan bize intikal eden ve bize hayat veren kültürümüzün yeni nesillere aktarılmasına karşı çıkılmakta, böylece genç kuşaklar kökünden koparılarak boşlukta bırakılmaktadır. Batılı misyonerlere içeriden destek veren iş birlikçiler, toplumumuzu, Haçlıların teklif ve propaganda ettiği hayat tarzını kabul etme noktasına getirmişlerdir. Bu hayat tarzı, bizi inkıraza/yok olmaya götürmektedir. Bu gidişe itiraz eden, millî vicdanı uyanık tutmaya çalışan ve yolumuza ışık veren yıldızlar, her türlü vasıtayla söndürülmek istenmektedir.

Neredeyse iki yüz yıldan beri sun’i bir Ermeni meselesiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Bu konuda da ne yazık ki gençliğimiz hatta kamuoyumuz yeteri kadar bilgiye sahip değildir. Plânlı programlı bir dezenformasyon/bilgisizleştirme faaliyetiyle, mağduru olduğumuz bir düşmanlık hareketinin faili konumuna getirilmekteyiz.[1]

 

Ermeniler

Ermeniler kimlerdir? Türk milletiyle hukuku nedir? Dünyayı ayağa kaldıran ve gırtlağımıza sarılan Ermeni meselesinin iç yüzü nedir?

Tarih kaynakları, Ermenilerin asıl vatanının Anadolu değil, Balkanlar olduğunu haber vermektedir. Tarihin muhtelif devirlerinde cereyan eden göçler neticesi Anadolu’ya gelmiş, belirli bir bölgede değil, dağınık vaziyette, şurada burada yerleşmişlerdir. Tarihî vatan olarak gösterdikleri Doğu Anadolu’da onlardan önce Urartu, Saka, Arşaklı ve Bagratlıların yaşadıkları bilinmektedir. Bu toplulukların Türk kavimleri olduğuna dair kuvvetli tezler vardır. Ermeni sözü, Yunus Emre’nin de kullandığı “yukarı eller-yukarı ülke” anlamına gelenArmenya sözünden çıkmış coğrafî bir terimdir. Ermeniler kendilerine Hay, ülkelerine de Hayasdan demektedirler.[2]

Fatih ve Yavuz gibi Osmanlı Padişahları Doğu Anadolu’yu Akkoyunlu ve Safevi Türkmenlerinden almış; buralar, yüzyıllar boyunca Türk’ün kan ve alın teriyle yoğrularak mukaddes vatan hâline gelmiştir.

Ermeniler, Bizans halkı gibi Ortodoks mezhebinden değil, ondan çok farkları bulunan Gregoryen mezhebindendiler.[3] Bizans, bu toplumu Ortodoks yapmak için büyük baskı ve zulüm yapmaktaydı. O zamanlar Bizans’tan zulüm gören yalnız Ermeniler değil, Süryaniler de Bizans baskısından nasibini almaktaydı. Bu baskılar sonucu küçük Ermeni prenslikleri, yerlerini Bizans’a bırakmak zorunda kalmışlardı.

Eski Süryani ve Ermeni tarihçileri, mezheplerine hürmet eden Türk padişahlarına minnet ve şükran duymuşlardır. Bu sebepledir ki Ermeniler, Malazgirt’te Türk tarafını tutmuşlardır. Ermenilerin bu tutumunu bilen Bizans Hükümdarı Diyojen Malazgirt Muharebesine giderken, zaferden emin olarak sefer dönüşü Ermeni mezhebine son vereceğine yemin etmiştir. Ama mukadderat onun istediği gibi tecelli etmemiştir.

Türkler hiçbir zaman Ermenilerle savaşıp onların vatanını ele geçirmemiştir. 1071 yılında Selçukluların Anadolu’ya gelişi, Ermenileri memnun etmiştir. Türkler, Bizans baskısından kurtardığı Ermenilerin dinine, diline ve kültürüne dokunmamış; Ortodoks olmadıkları için Bizans zamanında sapkın denilerek İstanbul’dan kovulan Ermeniler, Fetihten sonra bu şehre dönmüşlerdir. Türk yönetimi, onların ziraat ve ticaretle uğraşarak rahat bir hayat yaşamalarına zemin hazırlamıştır. Gün gelmiş Ermeniler, bir millet-i sadıka olarak devlet yönetiminde söz sahibi olmuş, bakan, başbakan, müsteşar ve büyükelçilik görevleri yapmışlardır.

Türkiye Ermenileri, sanat ve edebiyatta da içinde yaşadıkları hakim zümrenin etkisine girmiş; Türk müziğine sayısız besteler vermiş, Türk halk hikâyelerini dilden dile anlatmış, halaylarını bile Türkçe türkülerle çekmiş, Türkçeyi anadili olarak kullanmışlardır.[4]

Bu toplum, nasıl olmuş da tabi olduğu devletin can düşmanı kesilmiş, Türk’ün gırtlağına sarılmıştır?

 

Rus ilerleyişi ve Ermeniler

Kendini Bizans’ın varisi olarak gören Rus çarlığı, başta Çargrad dedikleri İstanbul olmak üzere eski Bizans sınırlarını, bu cümleden Osmanlı Devletini ele geçirmeyi, sıcak denizlere, yani Akdeniz’e inmeyi hayal ediyordu. Ruslar, bu hayalin gerçekleşmesi için Osmanlı Devleti’nin zayıf bir anından yararlanma plânları yapıyordu. Tabii ki bunda Osmanlı coğrafyasının içinde veya sınırındaki etnik unsurları kullanmanın yollarını arıyordu.

1552 yılında Kazan şehrini yakıp yıkarak ele geçirdikten sonra mütemadiyen Türk coğrafyasında genişleyen Ruslar, Altunorda Devletinin de yıkılmasıyla Kuzey Kafkasya’ya geldiler. Burada Şeyh Şamil kuvvetleriyle uzun yıllar sürecek bir mücadeleye girdiler.

Gürcistan, Osmanlı tehdidine karşı kendisini himaye etmesi için Rusları Tiflis’e davet ettiler. Ruslar için gökte ararken yerde bulmak gibi gelen bu teklifle Kafkasların güneyine inme imkânı buldular. 1801 yılında Tiflis’e gelen Ruslar, buraya iyice yerleşerek Gürcistan’ın bin yıllık krallık hanedanına ve Gürcü kilisesinin bağımsızlığına son verdiler. Gürcüler bunu beklemiyorlardı. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Ama olan olmuştu. Hıristiyanlık taassubu her şeyin üzerinde tutulduğu için Gürcüler bu tarihten itibaren Rusların en sadık müttefiki olarak Osmanlı ordularına karşı savaştılar. Hatta bölgede yaşayan Müslümanların buraları boşaltması için elden geleni yaptılar.

Bundan sonra güneye ve batıya doğru yapılacak saldırıların ana üssü yapılan Tiflis şehri, Kafkasya’da Rus karargâhı hâline getirildi. Baltık kıyılarından başlayan genişlemeyle gözü doymayan ve her tarafı istilâ ateşiyle kavuran Rus hareketinin Tiflis’le sınırlı kalmayacağı bilinmekteydi. Her fırsatta Ahıska üzerine saldırıya geçen Ruslar, defalarca bu şehrin kapılarından kovulmuşlardı. Ama 1826 yılında Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla Osmanlı Devleti talimli ordusu olmayan bir devlet durumuna gelmişti. Navarin’de donanmanın yakılmasıyla da deniz gücünden mahrum bırakılan Osmanlı Devleti’nin bu hâli, Ruslara, arayıp da bulamadığı fırsatı vermişti.

Osmanlı’nın doğu sınırlarında Gürcistan ele geçirilmişti. Şimdi sıra Osmanlı ülkesi ve buradan da sıcak denizlere doğru ilerlemeye gelmişti. Ruslar, bu hedefe giden yollar üzerindeki etnik topluluklara çengel atmakla Osmanlı’yı içeriden vurma plânları yaptılar.  1828 muharebeleri sırasında para karşılığında Kürtlerden yararlanmayı düşündüler; bu hayal umdukları boyutlarda gerçekleşmedi. Osmanlı topraklarında Ruslara hizmet eden gönüllü bir topluluk vardı: Ermeniler.

 

Yol ayrımına doğru

Ermeniler, Rusların vaatlerine kanarak, Doğu Anadolu’da bugün yirmi bir vilâyetimizin bulunduğu altı vilâyet (Erzurum, Diyarbekir, Van, Bitlis, Harput ve Sivas) toprakları üzerinde bir Ermeni devleti hayalleriyle, Kafkasya’dan gelen çar orduları safında savaşa girdiler. Halbuki onlar, bu illerde yaşayan nüfusun sadece beşte birini teşkil etmekteydiler. Rusların zafer kazanması neticesinde Ermenilerin burada devlet kurma hayallerinin gerçekleşmesi işten bile değildi. Bu hayal peşinde Ruslara kılavuzluk ediyorlar, casusluk yapıyorlar ve birlikler oluşturarak fiilen savaşa katılıyorlardı. Zavallı Ermeniler, bir hayal uğruna, koskoca imparatorluk coğrafyasını kana buladılar; yüz binlerce insanı boğazladılar, sadık tebaası oldukları devlete nankörlük ve ihanet ettiler. Sonuçta bu hayal gerçekleşmediği gibi kendileri de birçok acılar yaşadılar.

Yıllardan beri içeride ve dışarıda Türkiye’yi sıkıştıran Ermeni davasıyla ilgili çalışmalarda 1877-78 (1293) Osmanlı-Rus Savaşı, meselenin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu savaşta Ermeni komitecilerinin düşmanla nasıl iş birliği yaptığı anlatılır. Sonra da 1890’lı yıllarda cereyan eden Ermeni isyanı ve Ermeni patırtıları zikredilir. Bu bilgiler doğru olmakla birlikte, ihanetin başlangıcını daha önceki tarihlerde aramalıyız.

Ermenilerin, yüzyıllardan beri aynı coğrafyada ve bir sancağın altında refah içinde yaşadıkları hakim zümreye karşı giriştikleri kıyım ve kırgın hareketinin tarihi 1828’dir. Türk-Ermeni münasebetlerinde tarihin kaydettiği ilk ihanet budur.

Ruslar, 1827 yılında Kafkasya’daki Türk hanlıklarının topraklarına saldırarak istilâ etmeye başladılar. 2 Ekimde Revan’ı, 19 Ekimde de Tebriz’i ele geçirdiler. Rus ordularının komutanı General Paskeviç’e Erivanski (Erivanlı) unvanı verildi. O tarihte Revan şehri nüfusunun yüzde doksanı Müslüman ahaliden meydana gelmekteydi!

Artık sıra Osmanlı topraklarına gelmişti. Zira 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılmış ve onun yerini tutacak ordu henüz kurulmamıştı. 1827’de Navarin’de Türk donanması tamamen imha edilmişti. Rusya, karada ve denizde talimli askeri bulunmayan Osmanlı Devleti’ne karşı 1828 nisanında savaş ilân etti. Batı cephesinde Purut nehrini geçip Edirne’ye kadar gelen Rus ordusu, haziranda da Arpaçayı’nı geçerek Kars üzerine yürüdü.[5]

Halkın desteği ile Kars kalesini savunan Osmanlı kuvvetleri, Rusları geri çekilmek zorunda bırakacak bir direniş gösterdi. İngiliz tarihçisi Baddeley diyor ki, “Tam bu esnada, Rus askerî tarihinde asla görülmeyen bir olay meydana geldi ve savaşın gidişatını değiştirdi. Ermeni alayının papazı, elinde tuttuğu büyük haç olduğu hâlde kaçan askerlerin önüne atılarak, ‘Durun çocuklar! Siz gerçekten beni ve kurtarıcınız haçı burada yalnız mı bırakacaksınız? Eğer siz gerçekten Rus ve Hıristiyan değilseniz, ben yalnız da ölmesini bilirim!’ diye haykırdı. Bu atılım üzerine kaçan askerler durdu ve hücumdaki Türkler geri sürüldü. Böylece sıkıştırılmış Rus kuvvetleri kurtarıldığı gibi saldırıya geçen Ruslar, önce Ermenilerin oturduğu varoşu ele geçirdiler, sonra da şehri…[6]

Rus ve Ermeni kuvvetleri, şehrin dörtte üçünü yakıp yıktılar. 15 bin kişiyi öldürdüler. Halkın bir kısmı da bu katliamdan canını kurtarmak için kaçtı. 60 bin kişilik Kars nüfusu, katliam ve kaçmadan dolayı 10 bine düştü.

Ruslar, Kars’ın düşmesinden sonra ikmal yolları kesilmiş bulunan Ahıska’ya döndüler. Orada yaşayan Yahudi ve Ermeniler teyakkuz hâlinde heyecanla Rus ordusunun gelişini beklemekteydiler. Yerli Müslüman ahali, tarihte görülmemiş bir kahramanlık destanını yazmaya hazırlanıyordu. Kalesi çok güçlü olmayan Ahıska’nın ahalisi kadınları da dahil olmak üzere şehri savunmaya kararlıydılar. Ruslara, “Siz gökyüzündeki ay’ı Ahıska’nın camisindeki hilâlden daha kolay sökebilirsiniz!” diyerek kendilerine olan güveni ifade ediyorlardı.[7]

Ruslar Ahıska’ya yine bir gece vakti Ermeni mahallesinden girerek yağlı paçavraları tutuşturup Türk ahalinin meskenlerini ateşe verdi. Genç, yaşlı, kadın, erkek bütün şehir halkı büyük bir cesaretle savaştılar. Kadınlar, canlı olarak gâvurun eline geçmektense yanan evlerin ateşine atılarak yanmayı tercih ediyordu. Ruslar bir camiye doldurdukları 400 kişiyi diri diri yaktılar. Ruslar öfke ve şiddetle, ele geçeni öldürüyorlardı. Gece boyunca devam eden kanlı muharebeden sonra şehir 28 Ağustos günü küller içinde teslim alındı. Daha önceki senelerde Gudoviç ve Tormazof gibi Rus generallerini mağlup eden Ahıska, düşmüştü. Bu muharebede Rus komutanı Paskeviç’in en büyük yardımcıları Gürcü ve Ermenilerdi.

Ahıska’nın düşüşünden sonra Osmanlı’nın bu bölgesinde Ruslara dayanacak kale yoktu. 500 yıldır Hıristiyan askeri görmemiş olan Anadolu’nun başkenti Erzurum bir günde savaşsız teslim oldu.

 

Mecburî hicret

Bu seferlerde General Paskeviç, Ermenilerin umut ve hırslarını kamçılayarak teşvik etti. Bu siyaset sonucu öyle bir durum ortaya çıktı ki, daha önceleri Türk komşuları ve Türk idarecileriyle uyum içinde yaşayan Ermeniler, onlara karşı cephe aldılar. Türk yurdunu istilâ etmeye gelenlerle iş birliği yaptılar. 2 Eylül 1829 tarihinde imzalanan Edirne Antlaşması’yla Rus orduları geri çekilmeye başladı.Ahıska Ruslara bırakıldı; Erzurum, Kars ve Ardahan kurtuldu.

Kürtleri kendi saflarına çekmek için 300.000 ruble ayıran Ruslar, bunda başarılı olamadılar. Bu para, savaş sonrası Doğu Anadolu’dan kaçan Ermenilerin iskânı için kullanılacaktı. Fakat kısa bir sürede anlaşıldı ki Rusya’ya geçmek isteyen Ermenilerin sayısı Rus komutanın tahmininden çoktu. Türklere yaptıklarından sonra onlardan korkan Ermeniler, kitleler hâlinde Ruslarla birlikte gitmek istiyorlardı. Bunun  üzerine göç komitesi kuruldu. Bol miktarda para harcanarak bu işlerin düzenlenmesine çalışıldı. Sonunda Rus ordusu geri çekilirken 90 bin Ermeni de piskoposlarıyla birlikte onun ardından gidiyordu. Bunlar 7298’i Erzurum’dan olmak üzere toplam 14.044 ailedir.[8]

Bu savaşlardaki Ermeni ihanetini bir başka İngiliz tarihçisi de teyit etmektedir: Doğu illerinde yaşayan Ermeni ahali, Rus zaferini kendi zaferleri olarak sevinçle karşılıyorlardı. Rusların Edirne Antlaşması’yla Doğu Anadolu’da istilâ ettikleri yerlerden çekilmeleri, yeni bir iskân meselesini ortaya çıkarmıştı. Zira Ruslara açıkça sempati göstermiş hatta yardım etmiş olan binlerce Ermeni, Rus ordusu çekilirken ordunun arkasına takılmış; Erivan, Ahıska ve Ahılkelek gibi bu savaş sonucu yeni ele geçirilen bölgelere yerleştirilmişlerdi. Bu savaştan önce bu şehirler, çoğunluğu Türk ahaliyle meskûndu.[9]

Durup dururken, sancağı altında huzur içinde yaşadığı devlete ve millete ihanet eden Ermenilerle ilk önemli yol ayrımı, işte bu savaşlardır. Artık ihanetin sonu gelmeyecek, her düşman taarruzu sırasında Ermeniler istilâcılarla iş birliği yapacaklardı. Nitekim 1855 Kırım Harbi ve 1877 Osmanlı-Rus Savaşında da aynı şeyleri yaptılar. 1877 (1293) savaşında Rus ordularının başkumandanı da Lorıs Melikof adlı bir Ermeniydi. Bu savaşta Ermeniler muharip alaylar oluşturmuşlardı; hem savaşıyorlar hem de casusluk ve kılavuzluk faaliyeti yürütüyorlardı.

Hayalî vaatlerle onları kullanan ve kendini Ermenilere karşı borçlu hisseden Ruslar, ihanetin mükâfatı olarak, Ayastefanos müzakerelerinde Muhtar Ermenistan meselesini ortaya attılar.

 

Cihan devletine kafa tutmak

1973 yılında Türkiye’nin ABD-Los Angeles Başkonsolosu ile yardımcısını öldüren ve Hınçak Komitesi üyesi olan 78 yaşındaki Mıgırdıç Yanıkyan, “Evet, ben öldürdüm. Bilerek, isteyerek ve aylarca önceden plânlayarak öldürdüm. Çünkü onlar Türk’tü.” diyordu.

Bu cinayet, Ermeni teröristlerinin ne ilk cinayetiydi, ne de son olacaktı.

Onlar, 1828 yılında başladıkları köylü katliamlarıyla yetinmemiş, asker, sivil, derken Osmanlı Padişahına kadar giden bir cinayetler zincirinin faili olmuşlardır.

Bir Kafkas Ermenisi olan Nazarbek tarafından 1886 yılında kurulan Hınçak (çan sesi) Cemiyetinin başta İstanbul olmak üzere belli başlı şehirlerde şubeleri açıldı. 1890 yılında Erzurum’da kıpırdanmaya başladılar. 1894 yılında Sason, büyük bir Ermeni ayaklanmasına sahne oldu. Bu isyanı tertipleyen Boyacıyan adlı komiteci, isyanın bastırılmasıyla dışarı kaçtı. O, 1908’de Kozan Mebusu olarak Meşrutiyet Meclisinde yer alacaktı!

Bundan bir sene sonra 1895 yılında, yediden yetmişe silâhlanan Maraş Ermenileri, Zeytun’da önce telgraf tellerini keserek haberleşme imkânını ortadan kaldırdılar. Sonra baskın düzenledikleri kışlada 600 askeri esir aldılar ve hepsini Ermeni kadınlarına öldürttüler. Bu isyanın bastırılması sırasında 13 bin asker, 7 bin Müslüman, 6 bin Ermeni öldü!

Osmanlı’nın Avrupalılarla oturduğu her masada, Doğu Anadolu’da bir muhtar Ermenistan teklifi ortaya atılıyordu. Bu fikir, Berlin Antlaşması’nda bir madde hâlinde yer almıştı. Sultan II. Abdülhamit, “Böyle bir muhtariyeti getirecek ıslâhatı kabul etmektense ölmeyi tercih ederim.” demişti. Bu büyük hakanı sevimsiz hâle getiren, ona Kızıl Sultan dedirten de işte bu kararlılıktı.

Komiteciler tarafından silâhlandırılan Ermeniler, doğu illerimizde devlet otoritesini hiçe sayarak silâhsız ahaliye her türlü zulmü yapıyorlardı. Batılı ülkelerin baskısından dolayı nizamî orduyla bunların üzerine gitmek zorlaşmıştı. Sultan Hamid, Doğu Anadolu halkının Ermeni çetelerine karşı kendini savunması için âşiret beylerinin komutasında Hamidiye Alayları diye tarihe geçen Kürt milis birliklerini kurdurdu. Böylece bu halk, Ermeni çetelerinin silâhlı saldırılarından kendini koruyacaktı. Günümüzün hainleri bunu da ‘Türklerin Ermenilere karşı Kürtleri kullanması’ şeklinde propaganda etmektedirler.

1905 yılı 21 Temmuzunda Sultan Hamid’e karşı düzenlenen suikastten sonra, şair Tevfik Fikret, Ermeni canilerini şanlı avcıolarak selâmlamış ve şöyle hayıflanmıştır:

 

Ey şanlı avcı, dâmını bîhude kurmadın,
Attın, fakat yazık ki yazıklar ki vurmadın!

 

Seksen kilo patlayıcının kullanıldığı bu fecî olay, Belçikalı kiralık terörist Joris tarafından gerçekleştirilmiştir. Ele geçirilen bu adam, daha sonra Sultan Hamid tarafından casus olarak kullanılacaktı!

Çukurova’da bir krallık kurmak isteyen Ermeniler, 1909’da Papaz Muşeg tarafından hazırlanan Adana isyanıyla seslerini duyurdular. Asker zayıf, polis tereddüt ve acz içindeydi. Dört gün süren katliama tahammül edemeyen halk, kendini savunmak zorunda kaldı ve isyanı bastırdı. Adana valisi Cemal Paşa, kendini savunan halkı cezalandırdı, İçişleri Bakanı Talat Paşanın onayıyla 50 kişiyi idam ettirdi. İlâhî adalet, günahsız insanları idam ettiren bu iki devlet adamını da Ermenilere katlettirdi.

1911 Temmuzunda, 4. Ordu Komutanı Osman Paşanın, Harbiye Nezaretine yazdığı raporda, memur ve hâkimlerin maişet korkusuyla mazlum ahaliye karşı, silâhlı dolaşan Ermenileri kayırdıkları anlatılmaktadır.

Batılı devletlerin baskısıyla bir tedbir almaktan çekinen Osmanlı Devleti’nde Ermeniler çok şımarmışlardı. Öyle ki, İstanbul’un Ermeni mahallelerinde Müslümanlara taş ve kurşun atılıyor, küfürler yağdırılıyor, hakaret ediliyor, kimse bir şey yapamıyordu. Türkler, kendi ülkelerinde zelil bir duruma düşmüş vaziyetteydi. Halk bu gidişe tahammül edemiyordu. Ermenilere bir şey dense, suçluları yakalansa Avrupalı elçiler araya girip onları kurtarıyorlardı. Bir keresinde yine saraya giden İngiliz elçisi Padişaha, “Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?” diye küstahça bir soru yöneltmişti. Padişah da, “Ermeni komitecilerini silâhlandırmak üzere limanlarımıza yanaşan İngiliz gemisinde Türk başına kaç silâh bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz sefir cenapları!” diye cevap vermişti.

Sultan Abdülhamit, İstanbul’da cereyan eden Ermeni patırtılarından sonra yine saraya çıkan Avrupalı elçileri sarayın bir salonuna götürmüş, orada Ermeni komitecilerinden toplanan silâhları göstererek: “Rusya tebaası olan Ermeniler, tebaam olan Müslümanlara bu silâhlarla saldırmışlardır. Bunların fabrikası benim ülkemde yok!” dedikten sonra onları ikinci bir odaya götürüp istif edilmiş sopaları göstererek şunları söylemiştir: “Tebaam da bu sopalarla kendilerini müdafaa etmişlerdir. Bu değnekler, bizim ormanlarımızdan tedarik edilmiştir.”[10]

Hıristiyan ülkelerin diplomatları, bu nükteleri anlamak niyetinde değillerdi. Çünkü Ermenileri silâhlandıran, koruyup kollayan, teşvik eden ve kendi emelleri uğrunda kullanan onlardı.

Diğer taraftan yine Meşrutiyet döneminde Dışişleri Bakanımız Gabriel Noradukyan Efendiydi. Ona bağlı birçok müsteşar ve büyükelçi de Ermeni’ydi: Berlin, Viyana, Brüksel, Londra, Roma, Lahey… İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınına karışan Karakin Pastırmacıyan da Meşrutiyet Meclisi mebuslarındandı. Bu mecliste 14 Ermeni milletvekili bulunmaktaydı. 1914 Meclisinde de bu sayı aynı olacaktır.

 

Gemileri yakmak…

Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri sınırların korunması hizmetine katılmıyorlar, ülkenin yük ve kederine ortak olmuyorlar; daima iyi muamele görüyorlar, mutlu yaşıyorlar, her hâl ve şartta kendi çıkarlarını düşünüyorlar ve hiçbir savaşa katılmıyorlardı. Savaş zamanı da kârlı çıkıyorlar, ticaret ve taahhüt işleri yapıyorlardı. Ve şimdi kalkıp çoğunluğu teşkil eden unsuru kovarak vatanın bir kısmını koparmak istiyorlardı! Onlar dostluk, komşuluk ve insanlık bağlarından azade, dönülmez bir yola girmişler ve adeta gemileri yakmışlardı!

2 Ekim 1913’te seferberlik zamanı, Ermenilerin lideri olan Eçmiyazin Katolikosu, Rusya’dan Türkiye Ermenilerinin korunmasını istedi. Çar da parlak bir geleceğin Ermenileri beklediğini bildirdi. Ermeniler akın akın gelip Çara bağlılıklarını bildiriyor ve bir taraftan da gönüllü alayları kuruyorlardı. Türk meclisindeki bir grup Ermeni milletvekili de heyet hâlinde Avrupa ülkelerini ziyaret ederek altı vilâyette muhtar bir Ermeni devleti kurulması için yardım istiyordu.

Ülkede öyle bir baskı havası oluşturuldu ki, doğu vilâyetlerinde görev yapmak üzere iki tane genel müfettişlik ihdas edildi; biri Norveçli diğeri Hollandalı iki yabancı davet edildi. Bu kararın üzerinden henüz bir ay geçmişti ki 10 Ağustos 1914 tarihinde Birinci Dünya Savaşı başladı ve müfettişler gelemediler.

Türk askerini iki ateş arasında bırakma kararı alan Ermeniler, Ruslar Türk sınırını geçer geçmez silâha sarıldılar. Maraş-Zeytun’da, terhis edilmiş ve evlerine dönmekte olan yüz askeri önce soydular sonra da öldürdüler. Ruslarla iş birliği hâlinde 1915 nisanında Van şehrini ele geçirdiler. Bu şehirde 30 bin kişiyi öldürdüler. Halkı kayıklarla taşıyıp gölün içine attılar. Erkekleri öldürüp, kadınları toplayarak akla hayale gelmeyecek tecavüz ve işkenceler yaptılar. Van valisi Cevdet Paşanın adını kullanarak: “Cevdet Paşa, gel temaşa / Gelinlerin oldu matuşka!” diye tempo tutuyorlardı.

Böyle bir ortamda Türk ne yapmalıydı? Bu gidişe boyun mu eğmeliydi? Bu namussuzluğu bir kenardan mı seyretmeliydi? Hayır, büyük bir millet ve onun devleti gereğini düşündü: 24 Nisanda yayımlanan bir genelgeyle Ermeni komitecilerin tutuklanması istendi. Ele geçirilen komiteci liderler, muhtelif cezaevlerine gönderildi. Buna rağmen Ermeni ayaklanmalarının ardı arkası gelmiyordu.

Kafkas, Filistin ve Çanakkale cephelerinde savaşan ordularımıza giden yardım konvoylarını vuruyor, ikmal yollarını basıyorlardı.

Yapılması gereken şuydu: Savaş zamanı düşmanla iş birliği yapan, devlete arkadan vuran ve savaşan ordumuzun can damarlarını kesen unsur, buralardan çıkarılmalıydı. 27 Mayıs 1915’te çıkarılan Sevkıyat Kanunu, bu unsurun başka bir yere naklini emrediyordu. İşte kıyamet koparılan Tehcir Kanunu budur! Savaş hâlinde düşmanla el birliği edenlere karşı böyle bir tedbir almayacak devlet yoktur.[11]

1915-Sarıkamış felâketinden sonra Doğu illerimiz Rus işgaline uğradı. Bu işgalle bölgede Ermeni zulmü başladı.

1917 yılında Rusya’da baş gösteren Bolşevik İhtilâli, çok uzaklardaki Çar ordularını da derinden etkilemişti. Askerler kimseyi dinlemiyor, firar ediyorlardı. İşgal bölgelerindeki orduların bozulması, asayişin ortadan kalkmasına yol açtı. Bu belirsizlik ortamını fırsat bilen ve otorite boşluğundan yararlanan silâhlı Ermeniler, tarifi imkânsız zulümlere başladılar. Savunmasız halk ne yapacağını şaşırmıştı. O günlerde Erzincan’da şöyle bir olay olmuştu:

Bir Ermeni komiteci, eski komşusu yaşlı bir Türk’e, “Bütün Türkleri kıracağız. Fakat sana kıymak istemem. Ailece Ermeni olman gerekir. Öyle yapsan da Ermeni olduğuna kimse inanmaz. En iyisi kızını bana ver, burnun kanamaz!” dedi. Bu teklifle can evinden vurulan Türk, evine gitti, ailece sığındıkları evi ateşe vererek, Ermeni şerefsizliğinden kurtuldu.[12]

Gürcü asıllı bir Rus subayı olan Midivani, o günlerde Erzurum’da cereyan eden bir olayı şöyle anlatmaktadır: Türk ordusunun geldiğini haber alan Ermeniler, Erzincan’dan kaçarken çevre köylerden kirayla tutukları arabalarla eşya ve cephanelerini naklediyorlardı. Gideceği yere varınca da arabacıları öldürüyorlardı. Bir keresinde Ermeni, arabacı bir Kürt’ü öldürmek için vurdu; fakat Kürt daha ölmemiş, sırtüstü düşmüştü. Ermeni elindeki sopayı, can çekişen Kürt arabacının ağzına sokmak istedi. Dişleri kenetlenmiş olduğundan sopayı ağzına sokamayan Ermeni, zavallı Kürt’ü, karnını tekmeleye tekmeleye öldürdü.[13]

Kâzım Karabekir’in imdada yetiştiği Erzurum ve Kars’ta Ermenilerin kaçarken dahi işlemekten geri kalmadıkları cinayetlerin haddi hesabı yoktur. Onların bu sırada yaptıklarından geriye kalan harap şehir ve kasabaları gören Ahmet Refik Beyin gezi notları, okumaya değer, birinci elden kaynak özelliğine sahiptir.[14]

 

Aslanın eli kolu bağlanınca

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Bu mütareke, tarihimizin en şerefsiz belgesidir. Zira bu mütareke, aslanın elini kolunu bağlamış, çakalları ve sırtlanları ortalığa salmıştı.

Ermeni komiteciler, mütareke İstanbul’una dolmaya başladı. Tehcirin hesabını sormaya gelmişlerdi! İşgal kuvvetleriyle çalışmaya koyuldular. 1919 şubatında Nemrut Mustafa Divanıharbi denilen olağanüstü bir mahkemenin kurulmasını sağladılar. Kendilerine göre suçlu listeleri hazırlanıyor, gazete ilânlarıyla şahit aranıyor,  istedikleri şekilde yargılanıyor ve istedikleri şekilde cezalar takdir ediliyordu. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beyle Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey de bu mahkemenin masum kurbanlarındandı. Kemal Bey, idam edilmeden önce şu sözleri söylemiştir: “Ecnebi devletlere yaranmak için beni idam ediyorlar. Eğer buna adalet diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet. Çocuklarımı asil Türk milletine emanet ediyorum. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin![15]

Ecnebilere yaranmak için kendi idarecilerini darağacına gönderen yönetimin başındakiler de Ermeni kurşunlarından kurutulamadılar: Talat Paşa, 15 Mart 1921’de Berlin, Said Halim Paşa 6 Aralık 1921’de Roma’da, Cemal Paşa da 21 Temmuz 1922’de Tiflis sokaklarında Ermeni kurşunlarıyla can verdiler. Ve daha nice insanımız acımasızca katledildi. Ama hiçbir Ermeni katili ceza almadı! Hepsi millî kahraman olarak ilân edildi.

 

Trajedinin sorumluları

Ermeni meselesi, önce Rusya, sonra da İngiltere ve Fransa’nın Türkiye topraklarını istilâ etmeye geldiklerinde Ermenileri kandırıp kendi emelleri uğrunda kullanmalarıyla meydana gelmiş bir trajedidir. Bu trajik olaylar zincirinin sorumlusu başta bu ülkeler ve onların oltasına takılan Ermenilerin kendisidir. Bugün bu devletler, diyalog yoluyla tarihî olaylara objektif bir gözle bakıp değerlendirmek yerine diyalog yolunu tıkamakta, Türk tarafını hesaba katmadan kendi kendilerine düşmanca kararlar almakta, kin anıtları dikmekte, Ermeni teröristlere cesaret vermektedirler. Eğer tarihle hesaplaşmak gerekiyorsa, öncelikle Ermeniler kendilerini iğfal eden bu devletlerle hesaplaşmalıdır. Sonra da bunların hepsi Türk milletine karşı giriştikleri insanlık dışı saldırıların hesabını vermelidirler.

Prof. Justin McCarthy’ye göre, 1912-1922 yılları arasında savaş ortamındaki Anadolu’da 2.5 milyon Müslüman, 584 bin Ermeni ölmüştür. Buna 1970’li yıllarda dünyanın dört bir yanında katledilen Türk diplomatları da ilâve edilince Türk’ün zayiat bilânçosu, faillerinin yüzünü kızartmaya yeter. Türk nesilleri bugün değilse, yarın elbette bu dosyayı yeniden değerlendirecektir. Zira bu dosya, hainlik, nankörlük ve düşmanlık sayfalarından meydana gelen kapkara bir dosyadır.

İçimizdeki hainlerin gayretinden medet umanlar, yüce insanlık değerleri önünde zelil olacaklardır. Empati’den bahsederek, zulme ve ihanete uğramış bir milleti değil, vatanı istilâya gelen düşmanla iş birliği yapma zilletine düşen ve efendisine ihanet edenleri anlamak gerektiğini öne sürmektedirler.[16]

Kendilerini bu milletten saymayan, millî ve manevî değerlerimizle sinsice savaşan içimizdeki soytarıların maskesini indirmeliyiz. Çünkü onlar dışarıdaki düşmanlarımız kadar tehlikelidir. Onlar bir gazetedir, bir yazardır, bir sendikadır, patrondur, profesördür hatta bir üniversitedir!

Bazı Avrupa ülkelerinde “Soykırım yok!” demenin suç sayılarak, Türk Tarih Kurumu Başkanı hakkında çıkardığı tutuklama kararı,[17] birkaç hainimiz hariç, bütün Türk milletine şamildir. Yani 70 milyon hakkında bir tutuklama kararıyla karşı karşıyayız! Aynı ölçüyü kullanarak Türkiye de, “Tehcir, bir soykırımdır.” demeyi suç ilân etmelidir.

Hıristiyan dünyasının hiçbir adalet ölçüsü kullanmadan ve bir vicdan muhasebesi yapmadan kayıtsız şartsız Ermeni taraftarı olması ve tarihî olayları çarpıtarak kin ve düşmanlık duygularını beslemesi, şüphesiz ki bir Haçlı hareketidir.[18] Bu hareketin tarihte başarılı olmadığı bilinmektedir. Bu Haçlı yürüyüşünün de tarihtekiler gibi akim kalacağından şüphe edilmemelidir.

 

Sonuç

Biz Türkler, hâkimiyetimiz altında yaşayan unsurları bağrımıza basmış, asırlarca adaletle ve ahenkle yaşamış bir milletiz. Bu unsurlardan biri de Ermenilerdir. Ne zaman ki üçüncü şahıslar, yani onlar (Rus, İngiliz, Fransız vs.) ortaya çıkıp Ermenileri kışkırtmışlar, o zaman ahenk bozulmuş. Onlar, istilâya geldikleri topraklardan kovulmuşlar. Biz acı çekmişiz, Ermeniler de… Ölmüşüz, öldürmüşüz. Onlar, bu mukateleden yararlanma hesapları yaptılar. Bu kirli hesaplar hâlâ devam ediyor.

Bugün Ermenistan, 1990’da bağımsız olduğu sırada barındırdığı 3.5 milyonluk nüfusun sadece iki milyonunu muhafaza edebilen ve nefes alamayan fakir bir ülke durumundadır. SSCB’nin dağılmasıyla 1990 yılında bağımsızlık ilân eden Ermenistan’ı tanıyan ilk devlet Türkiye’dir. Fakat Ermenistan, Türkiye’nin bu jestini takdir edememiştir. Anayasasına 1921-Kars Antlaşması’nı tanımayan ve Türkiye’den toprak talep eden ifadeler koymuş, büyük komşu Türkiye’ye düşman gözüyle bakmış, Azerbaycan’a saldırmış, bu ülkenin dörtte birini işgal etmiş ve akla hayale sığmaz katliamlar yapmıştır. Dahası Ermeniler, ülke içinde ve dünyanın dört bir yanında dikilen sözde soykırım anıtlarıyla Türk nefretini varlığının temel sebebi şeklinde tecessüm ettirmişlerdir. Dünyanın her köşesinde Türk’ün yolunu kesiyor, hatta gırtlağına sarılmaktan geri kalmıyorlar. Dün olduğu gibi bugün de Haçlı kuşatmasını kin ve nefretle besliyorlar. Bu şartlar altında Türkiye’den sınır kapısı istiyorlar!

Bugünlerde bazı Avrupa ülkeleri, ‘Ermeni soykırımı yok’ demeyi suç sayarak bir Türk tarihçisi hakkında soruşturma başlatması, “onlar”ın gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. O meş’um olayların cereyan ettiği günlerde müttefikimiz olan Almanya da “onlar”la aynı yola koyulmuş görünmektedir. Türk nesilleri bilmeli ki tarihte ilk ve son soykırımı yapmış olan biricik millet Almanlardır. Onların gerçekleştirdiği İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Yahudi soykırımı bilinmekte, fakat 1904-1905 yıllarında Afrika’da (Namibya ve Tanzanya’da) yaptıkları bilinmemektedir![19]

Son günlerde, 322 yıldan beri dost olduğumuz Polonya da, Ermeni soykırımı safsatasını kabul etmiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde ömrünün birkaç yılını Varşova’da yaşayan Tatar millî mücahidi dostum Ali Akış, bu habere çok üzülmüş ve şunları söylemiştir: “1815-Viyana Konferansında Fransa dahil olmak üzere, bütün Avrupa devletleri, Polonya’nın Rusya, Almanya ve Avusturya tarafından paylaşılmasını onaylarken Osmanlı İmparatorluğu, Polonya’nın taksim protokolünü veto etmiştir. 1863 yılında Rus Çarlığına isyan eden Polonya çiftçileri, isyanın bastırılmasıyla Baron Adam Czartoryski liderliğindeki yüzlerce köylü ve isyancı asker, İstanbul’a gelerek, iltica hakkı istedi. Osmanlı makamları, bu sığınmacıları İstanbul’un en güzel ve mümbit yerinde yerleştirdi. Bugünkü Polonezköy, o günlerin hatırasını yaşatmaktadır. 1915 yılında Galiçya’yı Ruslara karşı savunan da Osmanlı askeridir. Osmanlı askerinin atları Vistül ırmağından su içtikten sonra 1918 yılında  Polonya bağımsızlığını kazandı! Polonya’nın kurtarıcısı Mareşal Pilsudski, 1932 yılında Mustafa Kemal Paşanın davetlisi olarak Türkiye’yi ziyaret ettiğinde minnet duygularını sunmuştu. 1998 yılında Polonya’nın NATO’ya girmesindeki Türkiye’nin katkısı da unutulmamalı.”

İşte tarih, işte Polonya!

Gün düşünme günüdür. 1892 yılında Batum’da Posoflu Âşık Zülâlî (1873-1956) ile karşılıklı deyişler söyleyen Ermeni halk şairi Kenziya’nın şu koşması, anlayanlar içindir:

Bir anadan, bir babadan gelmişiz,
Biz buna etmişiz imân Zülâlî!
Eğer böyle ise niçin olmuşuz,
Biz size, siz bize düşman Zülâlî?
Cami, kiliseyi birleştirelim,
Bu halkı, oraya yerleştirelim,
Allah Allah diye dilleştirelim,
Birdir, iki değil Sübhan Zülâlî.
Kenziya der, imân ederiz çünkü,
Bizlerde bu hayâl, nedir bu uyku,
İncil’den vasfedem, sen Kur’an oku,
Tercümesi birdir, inan Zülâlî…[20]

 


[1] Yunus Zeyrek, Kim Kimden Özür Dilemeli? Türk Yurdu dergisi, Ocak 2001.
[2] Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Armenya/Yukarı-Eller Tarihinin İçyüzü, TTK Belleten’den Ayrıbasım, Ankara, 1987.
[3] Domuz eti yememek, tavşanı uğursuz saymak, adak kurbanı kesmek, rahiplerin evlenmesi, kadınların yabancı karşısında yaşmaklanması, sivri Türk çadırı formundaki kilise mimarîsi vs. gibi hususlar, bu mezhepteki Türk özellikleridir.
[4] 1996 yılında seyahat ettiğim Gürcistan’ın -yerli Türk ahalisi 1944 yılında sürgüne gönderilen- Ahıska şehrindeki Ermenilerle Türkçe konuşmuştuk. Bir TV muhabirinin 2005 yılı mayısında Beyrut’ta yaptığı röportajlardan Anadolu’dan giden Ermenilerin hâlâ Türkçe konuştukları anlaşılmaktadır. Röportaja katılan yaşlı Ermenilerde Türk nefreti hissedilmemesine rağmen kilise ve okul etkisindeki gençler nefret saçıyordu.
[5] Dr. Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara1990.
[6] John F. Baddeley, Rusların Kafkasya’yı İstilâsı ve Şeyh Şamil (Çev. S. Özden), İstanbul 1989.
[7] John F. Baddeley, age.
[8] John F. Baddeley, age.
[9] W. E. D. Allen, 1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara 1966.
[10] Altan Deliorman, Türklere Karşı Ermeni Komitecileri, İstanbul 1973.
[11] İsmail Hami Danişmend, Türklük Meseleleri, İstanbul 1976.
[12] Altan Deliorman, age.
[13] Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Kars İli ve Çevresinde Ermeni Mezalimi, Ankara 1970.
[14] Ahmet Refik (Altınay), Kafkas Yollarında Hatıralar ve Tahassüsler (1919), Haz. Yunus Zeyrek, Ankara 2001.
[15] Altan Deliorman, age.
[16] Gülay Göktürk, Biraz Empati, Dünden Bugüne Tercüman gazetesi, 12 Nisan 2005.
[17] Milliyet gazetesi, 1 Mayıs 2005.
[18] Yunus Zeyrek, Haçlı Yürüyüşü ve Ermeniler, Türk Yurdu dergisi, Haziran 2001.
[19] Yağmur Atsız, Bu Kemend Bizi Boğar, Tercüman gazetesi, 27.04.2005.
[20] Yunus Zeyrek, Posoflu Zülâlî, Ankara 2004.