“Ahıska Türkler Soykırımı” Kabul Edilmelidir

Yusuf URAMALI

Bu kadar felâkete maruz kalmış olan milletimiz, her fırsatta köşeye sıkıştırılmaktadır. Tarih yapraklarını karıştıranlar bu hazin tecellîyi görürler. Bunun en son örneği İstiklâl Savaşı’mızdır.

Büyük bir imparatorluğun çocukları olan Türkler, devletin zayıflatılmasıyla hakim olduğu topraklardan çıkarılmış, sonra da Anadolu’da boğulmak istenmişti. XIX. yüzyıl başlarından itibaren her cepheden üstümüze yağan ateş yağmuru, önce Çanakkale sonra da İstiklâl Savaşı’nda durdurulmuştu.

Lozan’da varlığımız ve hayat hakkımız kabul edilmiş, herkes evine çekilmişti. “Yurtta sulh, cihanda sulh!” prensibiyle çocuklarımıza barış ve dostluk türküleri öğretmeye başladık. İnsanların gönüllerine inmeyen, mücadele günlerinden kalmış birkaç söz dışında, tarihî maceramız ve yaşadığımız zulümleri yeni nesillere anlatmaktan da vazgeçmiştik. Yeni dünyanın değerleri bunu gerektiriyor dediler, öyle yaptık!

Bugün çocuklarımız, dedelerimizin daha dün denilecek kadar yakın zamanda yaşadığı acı olaylardan habersizdir. Bugün biri o hadiselerden bahsedecek olsa, dün bizi boğmaya gelenlerin içimizde kalan artıkları tarafından kin ve nefreti yeşertmekle suçlanırlar.

“Su uyur düşman uyumaz!” demiş atalarımız. Düşman, dünkü gibi bizimle cephede savaşmıyor artık. İmparatorluktan gelen devlet ve toplum yapımızda yer bulmuş artıklar, yeni bir savaş şekliyle içimizden vurmanın gayreti içindedirler.

Ermeni komşularımızın 1828 yılında başlayan arkadan vurma hareketlerine karşı 1915 yılında alınan bir tedbiri, ters yüz ederek bizi yeni bir kıskacın içine almak isteyenler, atağa geçmiş görünmektedirler. Onlar, bizim vatandaşımız, komşumuz, yöneticimiz, yazarımız, bilim adamımız gibi görünmektedirler. Fakat kafaları ve kalpleri, bu milletin ıstırabıyla meşgul değil. Her fırsatı aleyhimize kullanmak için elden geleni yapmaktadırlar. Onların elinde bulunan basın yayın araçlarında bizim derdimiz, bizim çaremiz yoktur.

Bugün toplumumuz, 1944 yılında, yanı başımızda bulunan Ahıska bölgesinden zorla çıkarılarak sürgüne gönderilen bir halktan haberdar değil! Türk kamuoyu bu topluluğu, 1989 yılında Özbekistan’da cereyan eden ve Fergana Olayları olarak zihinlerde kalan kardeş kavgasıyla yabancı ajanslardan öğrendi.

Yerli basınımızı elinde tutan bazı çevreler, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla daha kötü şartlar altında hayat mücadelesi vermek zorunda kalan bu halkın ıstırabını yazmadılar, yazılanlara yer vermediler; görmediler, duymadılar! Ama dün bizi kendi yurdumuzda boğmak isteyenlere hak icat etmede, onların gerçek dışı tezlerini yeni nesillerimize kabul ettirme çabasında yol aldılar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin çıkardığı bir kanunda Ermeni adı geçmemektedir. Sadece ordumuzun ikmal yollarını kesecek olan unsurların yerlerinin değiştirilebileceğinden bahsedilmektedir. Ama ne hazin bir tecellîdir ki yüzyıllarca aramızda insanca yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın birçoğu, yurdu istilâ etmeye gelenlere kucak açmış, kendi komşusunu hançerlemiş, ordumuzun ikmal yollarını ve can damarını kesmeye kalkışmıştır. Devlet de gereğini yapmıştır.

Hâl böyleyken Ermeni’den daha Ermeni olan entel çevreler hangi davanın peşindedir? Eğer mesele insanlıksa, onların kaleminden niçin Ahıska Türkleriyle ilgili bir cümle çıkmamıştır?

Ahıska Türklerine yapılanlar, tam bir insanlık suçudur. Bu suç bir devlet tarafından işlenmiş, çıkarılan kararnamede Türk adı kullanılarak, onların topyekûn yurtlarından çıkarılması emredilmiştir. Aynı şekilde Kırım ve Kafkasya’da yapılanlar bir bütün olarak ele alınmalıdır. 1828’de Ruslar tarafından ele geçirilen Ahıska şehrinde yaşanan vahşet, bizde olmasa da yabancı tarihçilerin kitaplarında yer almıştır. 1864 yılında Kuzey Kafkasya’da yapılan ve insanlığın vicdanını ürperten jenosit ve sürgünle gelen soykırım unutulmamalıdır. Nihayet Stalin Rusyası dönemindeki cinayetler, Birleşmiş Milletler’in ortaya koyduğu soykırım tarifine tamamen uymaktadır.

“Stalin’in kurbanlarının toplam sayısı hiçbir zaman öğrenilmeyecek, ama yine de bu sayının yirmi milyondan az olmadığı, hatta belki de kırk milyona kadar çıkabileceği rahatlıkla söylenebilir. Korkunç Terör (1968) adlı kitabında İngiliz tarihçi Robert Conquest en iyi ve eksiksiz tahminleri derlemiş, çok dikkatli hesaplar yapmıştır. Sonuçta Stalin’in Hitler’i bile istatistikî olarak gölgede bırakarak, insanlık tarihinin en kanlı kitle katili olduğu söylenebilir.”[1]

Stalin’in imzasını taşıyan 31 Temmuz 1944 tarihinde “Tamamen Gizli” kaydıyla alınan 6279 Sayılı “Devlet Savunma Komitesi Kararı” aslında bir soykırım kararıdır. Bu kararın birinci maddesi, Gürcistan’ın Türkiye şeridinde yer alan Ahıska bölgesindeki Türk, Kürt, Hemşin olmak üzere 16.700 hanelik nüfusun tahliyesini (sürülmesini)  emretmektedir.

Eli silâh tutan 40.000’in üzerinde genç insan Alman savaşına götürülmüş, geride kalanlar da bir kış gecesi hayvan vagonlarıyla ölüm yolculuğuna çıkarılmıştır. Bir ay süren bu ölüm yolculuğunda sürgünlerin yarıya yakın bir kısmı, soğuk, açlık ve hastalıktan hayatını kaybetmiştir. Ölülerin defnedilmesine bile müsaade edilmeden istasyonlarda alınarak çukurlara atılmıştır. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar, hamileler için hayat zindan olmuştur. Savaşa gidenlerin yarıya yakını cephelerde ölmüş; sağ dönenler, yurdunda insan bulamamış ve Orta Asya ülkelerinde kavim kardaş arama derdine düşmüştür.

O günleri yaşayanlardan birkaçına kulak verelim:

Latifşah Barataşvili anlatıyor:

“1944 yılı kasım ayı ortalarında bu halk kanunsuz olarak ellikle birkaç saat içinde vagonlara doldurulup Orta Asya ve Kazakistan sahralarına sürgün edilmiştir. Türklerin yaşadığı 220 köy ve kasaba halkı, birkaç saat içinde silâh zoruyla vahşice boşaltılmıştır. Onların ilk faciası o ilk saatlerde başlamıştır. Bir köyden hareket eden kamyonda, eşyaların üzerinde oturan kadınlar, ölüleri ölmüş gibi ağlıyorlardı. Meğer onların çocukları ve ihtiyarlarını götüren kamyon, Adigön’de Koblıyan çayını geçerken köprüden düşmüş ve gözlerinin önünde hepsi telef olmuş…

Onlar, eli silâh tutan kırk bin gencini cepheye göndermişti. Geride kalan kadın, çocuk ve ihtiyarlar da sürgüne gönderiliyordu. Arka cephede onların ailesinin başına gelen felâketten haberleri yoktu. Öyle zannediyorlardı ki, uğrunda savaştıkları hükümet, onların ailesini huzur ve güven içinde tutmaktadır…

Silâhlı bir subay, eski püskülere bürünmüş altı yaşında bir kız çocuğunun elinden tutmuş vagonları bir bir geziyor.Bu çocuk yetimdir, babası cephede ölmüş, annesini de bir hafta önce kaybetmiş… Kimsesi yoktur. Onu da yanınızda götürün!

Bu fecî günde yalnız o zavallı kızcağızın değil, bütün Ahıska Türklerinin kimsesi yoktu. Hepsi yetim, çaresiz, atılmış insanlardı. Bu yolculukta 17.000 çocuk öldü.

1960’lı yıllarda Azerbaycan’a gelip Sabirabad’da yerleşen Nunuş Feyzulova Nine anlatıyor:

Kocamı cepheye yollamıştım. Dört çocuğumla tek başıma yaşıyordum. Bir gece yarısı eli silâhlı askerler evimize doldu. Toplanmamızı emrettiler. Sürgün yerine vardığımda bir tek yavrumu götürebilmiştim. Diğerleri yollarda telef oldu…”[2]

Fezayir Serdaroğlu anlatıyor:

“O zamanlar on üç yaşındaydım. Babam askere gitmişti. Bir sabahın seherinde Adigön’ün Zediban köyünde feryat figan koptu. Silâhlı askerler kapıları kesti. Herkesi kamyona doldurdular. Ağlayan analar, bacılar, çocuklar; meleyen mal, uluyan köpeklerin sesi, kendi başına götürdü. Anam da ağlaya ağlaya kardeşimin, bacımın elinden tutup kamyona bindi. Evden bir yorgan, bir cecim, biraz da yolda yemek için erzak aldık. O günün akşamı kamyondan inip yük katarına binmemiz emredildi. Nasıl ki kamyonda oturmağa yer yoktu, öyle de katarda yer yoktu. Bir vagona sekiz-on aile doldurulmuştu.

Kar yağıyordu. Vagonun deliğinden uzaklara bakıyordum. Anam bizi yorgana sardı. Başımızı çıkaramıyorduk. Kardeşim hastalandı. Hastalanmasının üçüncü günü annemin acı sesiyle uyandım. Annem, kardeşimin donmuş cesedini yorgandan çıkardı. Hepimiz ağlıyorduk. Kardeşimin öldüğünü öğrenen askerler onu dışarı atmak için istediler. Cesede sarıldık, onu askerlere vermedik. Katar yola devam ediyordu. Bir askere söz verdik ki ilk durakta onu biz defnedeceğiz. İlk durakta indim. Vagondaki kadınlar cesedi sırtıma vurdular. Annem kendinde değildi. Ben karlar içinde mezar yeri ararken yaşlı biri de katardan inmiş bana yardım ediyordu. Kar yağıyordu. Kardeşimi de karlara gömdük. Adam elimden tutmuş katara götürürken, “Oğul, bizi bugüne koyanları sağ kalmasın!” diyordu. Vagona döndüğümde anam, “Yavrumu nereye götürdün, kime verdin oğul?” dedi.

Bir ay süren yolculuktan sonra Kazakistan’a vardık. 1945’te babam askerden döndü. O anın sevinciyle acıları unutmuş gibi olsak da o günleri hâlâ unutamıyorum. 1946’da Issık rayonundaki akrabalarımızın yanına izinsiz geldiğimiz için, savaştan sakatlanarak gelen babama iş kestiler. Babam da üzüntüsünden hasta oldu, iki yıl sonra öldü.Babamın vasiyeti şuydu: “Oğul, buralar bize vatan olmaz. İmkân bulursanız denizin ötesine geçmeye çalışın!” 1981’de denizin öte yakasına geçtim, Azerbaycan’a geldim.”[3]

Sarı Zabitoğlu, 1915 yılında Ahıska’nın Kılde köyünde dünyaya gelmiş. 1941 yılında askere alınarak cepheye gönderilmiş. Beş yılını cephelerde geçiren Zabitoğlu, savaş bitince 1945 yılı sonlarında baba ocağına dönmenin sevinciyle yola koyulmuş. Tiflis’e geldiğinde, memleket yolunun kapalı olduğunu, ailesini Orta Asya’da araması gerektiğini söylemişler. Önce inanamamış, dünyası kararmış, gözleri dolmuş, boşalmış. Yönünü Orta Asya’ya çevirmiş. Anasını, gencecik karısını ve biricik kızını düşünmüş. İki buçuk ay aramış, onları Özbekistan’ın Kokant şehrinde bulmuş. Son nefesine kadar vatan hasreti çeken Sarı Zabitoğlu, 1978’de Özbekistan’da hayata veda etmiş.[4]

Köşeli Resul, 1933 yılında Ahıska’nın Sür köyünde dünyaya gelmiş. Beş altı yaşlarındayken babası askere alınıp cepheye gönderilmiş. O, annesi ve küçük kız kardeşiyle baş başa kalmış. Ömrünün on ikinci senesinde şahit olduğu sürgünün hikâyesini şöyle anlatmaktadır:

“1944’te bir gece vakti köyümüz Kızılordu tarafından sarıldı. Dışarıdan gelenleri kabul ediyor, kimseyi dışarı bırakmıyorlardı. Köyü terk etmemiz için hazırlanmamızı söylediler. Millet, feryat figan içinde yol hazırlığı yapıyordu. Nihayet sabah oldu. Sudabekir yük kamyonları geldi. Demiryolu istasyonuna götürülmek üzere herkes bir eşya gibi bu kamyonlara yüklendi. Mevsim kış, hava çok soğuktu. Her vagona sekiz on aileyi doldurdular. Kapılar kilitlendi. Başı sonu görünmeyen trenler yola koyuldu. Gidiyorduk, ama nereye gittiğini bilen yoktu…

Ural Dağlarına geldiğimiz söylendi. Millet yere döküldü; kimi vagonun sobasında yakmak için odun, çalı, çırpı topluyor, kimi de ağlayıp sızlıyordu. Bu arada vagondan inip kaybolanlar da vardı. Bizim köyün meşhur okumuş, aksakallı insanı Molla Koçi de Urallarda kaybolanlardan biriydi. Ana baba günüydü. İnsanlarımızı kâh ölü kâh diri, dağlara, çöllere serpe serpe gidiyorduk.

Otuz günlük bir ölüm yolculuğundan sonra Orta Asya’ya ulaştık. Kimin vagonu nereye gitti bilmiyoruz. Her birimizi bir yana attılar. Biz Buhara vilâyetinin Kagan istasyonunda indirildik. Annemin birkaç akrabasıyla birlikte bir gece vakti Sverdlov ilçesinin Lenin köyüne götürüldük. Bir aylık yolculuk sırasında kir içinde kalmış ve bitlenmiştik. Gittiğimiz köyün yerlilerine, bizim için, “Bunlar tehlikeli ve adam yiyenlerdir; uzak durun!” demişler. Bizi asker kontrolünde tuttular. Bir yerden bir yere gitmek yasaktı! Kimse hasta düşse veya ölse, akrabasının haberi olmazdı. Elinden iş gelen kimsemiz de yoktu. Kadınlar, ihtiyarlar ve benim gibi çocuklar…

Savaş zamanıydı, her tarafta açlık vardı. Etraftan havuç, şalgam ve pamuk çekirdeği toplayarak pişirip yiyorduk.

Bir gün haber geldi: Zafer kazanıldı, zafer, zafer! Herkes sevinçten uçuyordu. Kiminin babası gelmiş seviniyor, kiminin ağabeyi… Kimi de boynunu büküp ağlıyor. Dayım cepheden gelmedi. Karısı iki çocuğuyla kaldı: “Her evin çocuğu sevindi, benim çocuklarım gülmedi!” diye ağlıyordu. Benim babam, muharebeden döndü. Fakat şartlar çok ağırdı. Her sabah erkenden kalkıp yüklenirdi pamuk çöpünü, götürür pazarda satar, para kazanır, bize yiyecek şeyler alırdı.

Zamanla çevreyi tanıdık. Eski komşularımızın nerelerde olduğunu öğrendik. 1946 yılının ağustos ayında Lenin köyünden Kakanoviç köyüne taşındık. Orada Ahıska’nın Sür, Orsep, Siriyoh, Kikinet köylerinden hemşerilerimiz vardı. 1953 yılında Kitab ilçesinin Almazad köyüne yerleştik. Teyzemin Kokant şehrinde öldüğünü duyduk. Dayımın çocuklarının Andican’da Savayi ilçesinde yaşadıklarını öğrendik. Onları ziyarete gittik. Kum-Kışlak okuluna devam ediyordum.

Şehrisebz’de Veteriner Okulunda okuduğum sırada, 1956 yılında, Ahıska sürgünleri üzerindeki sıkıyönetim kaldırıldı. Eski köylülerimizle toplanıp vagon kiralayarak Ahıska’ya döndük. Geldiğimiz yerdeki Gürcü ahali, yukarıya haber verdi. Polisler gelip eşyamızı toplattı ve bizi sınır dışı ettiler. Bunca yıldır dinimizi, dilimiz kaybetmedik. Hep vatan hasretiyle yaşadık.”

Akademisyen Seyfettin Nadiregil anlatıyor:

“Ahıska’nın Zigila köyündenim. 1928 yılı haziranında bu köyde dünyaya geldim. 1944 sürgününü bugün gibi hatırlıyorum.Sürgünden iki hafta önce köyümüze bir bölük asker geldi. Bu askerler, köy mektebine yerleştiler. Niçin geldiklerini kimse bilmiyordu. Bir yıl önce başlayan Borcom-Ahıska-Vale demiryolu hattı inşaatı, henüz bitmişti.

Halk arasında, güya Türk hücumuna karşı bölgeyi savunmak için geldikleri söylentisi yayıldı. 10 Kasımdan itibaren köylerde giriş çıkışlar yasaklandı. Dolayısıyla köyler ve akrabalar arasında haberleşme kesildi. Bu arada Türkiye sınırındaki köylerde, ileri gelenlerin tutuklandığı haberi yayıldı. 15 Kasım sabanın erken saatlerinde askerler kapı kapı dolaşarak herkesi kolhoz kulübüne çağırdılar. Çoluk çocuk, kadın, ihtiyar herkes, evlerden çıkarılarak burada toplandılar. Yedi yıl süreyle Orta Asya’ya sürgüne gönderileceğimizi söylediler. Bu tebliği, kolhozun idarî işlerine de bakan Hamza Muallim yaptı: “Ahıska’dan Parti İl Merkezinin vekili buradadır. Bu emri de o getirdi. Bizi sürüyorlar. Bir ton ağırlık alabileceğimizi söylüyorlar. Hazırlanmamız için de üç saat veriyorlar! dedi. Eli silâh tutanlarımız cephedeydi.

Bu durumda zavallı insanlar ne yapabilirdi? Karşı çıkanın öldürüleceği söylendi. Köyde feryat figanla herkes ağlamaya başladı. Bu hazin sesleri duyan hayvanlar da acı acı böğrüşmeye başladı. Her ne kadar üç saat verdilerse de bu süreye uymadık. Silâhlı askerler, “Çabuk! Çabuk!” diye bağırarak halkı evleri terke zorluyorlardı. Zaruri yiyecek ve giyeceklerimizi alabildik. Ben, karyoladaki yatağı almaya uğraşırken, bir Rus askeri beni iterek onu alamayacağımı ihtar etti. Bir askere 100 ruble vererek, geride bıraktığımız hayvanlardan dört kuzuyu kesmeme izin aldım. Bunları annemle birlikte kavurma yaparak yanımıza aldık. Bunu ne kadar iyi akıl ettiğimi, yolculuk uzadıkça anladık.

Bu sürgünün her anı önemlidir. Her saniyesi unutulmaz acılarla doludur. Birlikte yaşadığımız insanlar arasında milliyet ayrımı yapılmıştı. Köyümüzde Sağo adlı bir demirci ustası Ermeni vardı, nalbantlık yapardı. Bizler göz yaşlarıyla toplanıp giderken, o, elleri cebinde, gayet keyifli bir edayla gelip, sahibinin terk ettiği evlere girip çıkıyordu. Bu Ermeni, götürmemize müsaade edilmeyen kıymetli eşyalarımızı, evine taşımakla meşguldü!»

Bu insanların hiçbir suçu yoktu. Türkiye Ermenileri gibi düşmanla iş birliği yapmamış, aksine düşmana karşı savaşa gitmişlerdi. 1915 yılında Osmanlı hükümetinin çıkardığı kararnameyle Ermenilere, savaş sonrası dönme şansı verilmişti. Nitekim birçoğu dönmüştür. Bugün Türkiye’de hatırı sayılır bir Ermeni cemaati var. Bu cemaatin okulu, kilisesi, gazetesi, hastanesi hatta müzesi var! Ahıskalılar, 60 senedir yurduna dönemiyor ve bir devletin hatırı sayılır vatandaşı olamıyor. Onlar birçok ülkede namsız nişansız olarak hayatta kalma mücadelesi veriyor! Bu mesele neden kimsenin gündeminde yer almıyor? Türkiye’deki Ermenofillerde gerçek bir insanlık duygusu ve davası olsaydı, bu insanlar için de bir konferans düzenlemeyi düşünürlerdi. Yahut bizim düzenlediğimiz toplantılara az da olsa ilgi  gösterirlerdi.

Bugün eski Sovyet cumhuriyetlerinin uçsuz bucaksız köşelerinde kaderine terk edilmiş olan Ahıska Türkleri, büyük problemlerle karşı karşıya bulunmaktadır. Ara sıra çıkan cılız seslerin dışında onları hatırlayan yok gibidir.

Rusya, 1828 tarihinden itibaren her fırsatta Ermeni toplumunu ifsat ederek onları sancağı altında yaşadıkları devlete karşı asi kılmış; hem Ermenilerin hem de bizim de sonsuz acılar çekmemize sebep olmuştur. Bu yetmiyormuş gibi yaşanan olaylarda kendi rolünü gizlemek (kamuflaj) için Türk-Rus dostluğunu da bir kenara bırakarak parlamentosunda Ermeni soykırımını kabul etme yoluna gitmiştir. Dolayısıyla Rus devleti, Ahıska Türklerinin dünkü ve bugünkü acılarının yegâne sorumlusudur. Tarihî haklarımızdan feragat etmenin aptallıktan başka bir şey olmadığı meydandadır.

Bu halk soruyor: Rus devleti ve Stalin bizi Türk olduğumuz için yok etmek istedi. Yok olmadık, yaşıyoruz.Parlamentolarında soykırım tasarıları kabul eden ülkelere sesleniyoruz! Ahıska Türklerine yapılanlar soykırım değil mi? Yoksa soykırım sayılması için yeryüzünden tamamen silinmemiz mi gerekiyordu?


[1] Brzezinski,  Z., Büyük Çöküş, (Çev. G. Keskil- G. Pakkan), Ankara 1992, s. 23.

[2] Şamil Gurbanov, Ömer Faig Nemanzade, Bakı 1992, s. 196-7.

[3] Allahverdi Piriyev-Sevil Piriyeva, Ata Yurdum Ahıska, Bakı 2001, s. 48-50,

[4] age. S. 70-71.