Sürgün Yollarında

Fatma DEVRİŞOVA

Ahıska Türklerinin, 1944 yılı sürgününde çektikleri zulümleri, bilmeli, bildirmeli ve unutmamalıyız. Zira ibret alınmayan tarihin tekerrür edeceği artık tartışılmayan bir hakikattir. Geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz, derler… Ayrıca bizim edelerimizin yaşamış olduğu facialar, insanlığın da ortak felâketi sayılmalıdır. Acılarımızı insanlık alemiyle paylaşmalıyız. Elbet insan olan hissesini alır, insan olmayana lâfımız yok.

Kırgızistan’da yaşayan Ahıskalı bir ihtiyar anlatıyor:

“Şimdi kaç yaşındayım, bilmiyorum. Siz görüyorsunuz, yetmiş deyin, seksen deyin, fark etmez. Ben birkaç asır yaşamış gibi hissediyorum kendimi. Çünkü başımızdan öyle şeyler geçti ki… Bu yaşadıklarım bir insan ömrüne nasıl sığar, diye düşünüyorum. Bunların anlatılması imkânsız…

Vatanımız Ahıska’da yaşıyorduk. On iki yaşında vardım, yoktum… Bir iş geldi başımıza! Sürgün edildik. Gürcistan’dan 1944 yılı 14-15 Kasım gecesi, koç ayında. O kara günü hiç unutmam. O gün dışarıya çıktım ki, kapının önünde iki asker duruyor. Onlar bana bir şey demediler. Benim bir bacım var, benden beş yaş küçük, bir de bendim evde; başka kimse yoktu. Öteye baktım beriye baktım, kimse yok… Bizim ev köyün biraz kenarındaydı. Yüksekçe bir yerde… Biraz ileri gettim ki, beş on Rus askeri geldi, bizim evin kapısına… Bu askerlerin garip halleri vardı, bize doğru bakıyorlardı… İşaretle benden ekmek istediler. Ben de gittim iki tane bazlama getirdim. Nereden bilecektim ki bunlar bizden ekmek değil de can almaya geldiler? (gözyaşlarını silerek).

Ekmeği parçalayıp yediler.

İki saat sora  babam geldi, dedi ki, “Oğulcan bizi sürüyorlar. Yurdumuzdan ediyorlar. Hazırlık yapalım…”

Ben o zaman küçüktüm. Aklım kesmiyordu. Ağlamadım. Babam ağlıyor, anam ağlıyor, millet, herkes ağlıyor… Göç hazırlığı başlayınca mallar da bağrışmaya başladı. Her taraf cehenneme dönmüştü.

Birkaç saat süren hazırlıktan sonra askerler bizi kamyonlara doldurdular. Bir kamyona yedi haneyi yüklediler. O kısa zaman içinde ne hazırlığı olur ki, bir döşek aldık, biraz da tahıl… Başka hiçbir şey alamadık. Her şeyimiz kaldı. Toprağımız, vatanımız, hayatımız. Evler, mal mülk… Hepsini başkalarına bıraktık.

Bize dediler ki, siz üç ay sonra geri geleceksiniz. Yanınıza bir şey almayın! Biz de inandık… Komşumuz bir sandık dolusu giyeceğini bostanında gömdü ki gelince alırım!

Nerdeee, yarabbim? 60 sene oldu. Yalanları hâlâ devam ediyor.

Kamyonlar demiryoluna gelince bizi kamyonlardan indirip vagonlara doldurdular. Vagon kapılarını üstümüze kapattılar. Hayvanların taşındığı bu vagonlar tahtadan yapılmıştı. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum; bu zalim vagonların geldiği demir yolunu bize yaptırmışlardı! Demiryolu işinde ben de çalışmıştım. Bilseydim ki bu yol yüreğimizi yakacak, vatandan uzaklara götürecek, bizi öldürecek, elimi sürer miydim… Bu yol hâlâ öylece duruyor, çalışmıyor. Demek ki o yolu zalim Stalin bizi sürmek için yaptırmıştı…

14-15 Kasım gecesinde başlayan yolculuğumuz, kara kışın 24’üne kadar sürdü…

Hava soğuk, vagonlar soğuktu… Sıfırın altında 30-40 derece… Ağlayan nerde, sızlayan nerde… Herkes darmadağın edilmiş, millet birbirini bulamıyor. Neydi Allah’ım, o neydi? Halk aç, çıplak, yiyecek yok. Yollarda kirlendik, bitlendik, hastalandık… Kimin aklındaydık ki(ağlıyor)…

O ölüm yolculuğunda çok insan öldü. Bir semya vardı, otuz kişi öldü onlardan; geriye dört kadın kaldı. Vay başlarına, ağlamaktan kurudular. Ölüleri de askerler alıp götürüyorlardı. Namsız, nişansız, mezarsız… Kim bilir kimler nerelere atıldı gitti… Bizim vagonda bizim ninemiz vardı. Onun anası dayanamadı, öldü. Babamla amcam, onun cesedini dört gün sakladılar, vermediler(ağlıyor). Sonra haber verdiler ki, burada bir tane ihtiyar nine öldü. Geldi aldı götürdüler… Cesetleri bir vagona topladılar. Sonra bir dereden geçerken hepsini oraya döktüler. Genç, ihtiyar hep beraber. On beş yaşında bir genç kızı da tren ikiye böldü, üstünden geçti. Ben onu kendi gözlerimle gördüm. Neydi o günler anamcan? Nasıl dayandık bunlara (ağlıyor)…

Bu şartlar altında geldik Sredniy Aziya’ya. Burada da öyle böldüler ki bizi, ana nerde bacı nerde, baba nerde?

Götürdüler Kazakların evlerine, taksim ettiler. İhtiyarlarımız bu kara kışa dayanamadı, bir iki ay içinde çoğu öbür dünyaya gitti… Sonra da on iki sene bizi hapis hayatında tuttular. Ne başka köye gidebilirsin, ne de yakınlarını görebilirsin…”

***

Şimdi de Ahıskalı bir nineye kulak verelim:

Kazakistan’ın Almatı vilâyetinde Candosov köyünde yaşayan 75 yaşındaki Südret Osmanova, o acı günleri bizimle paylaşırken gözyaşlarını tutamıyor ve ağlayarak anlatıyor:

“Kafkas’ta, Ahıska’da dünyaya gelmişim. Ahıska’nın Kuntsa köyündenim. Babamın adı Resul, anamın adı Güneş’tir. Anam Tolerte köyündendi.

Üç bacı, üç kardeştik. Büyük bacımın adı Kudret idi, buraya gelende yirmi beş yaşında idi, kocası askere getmişti, gelmedi. Kardaşım Köşeli on yedi yaşında, ben on üç yaşında, kardaşım Yayla benden üç yaş küçüktü. Bacım Hidayet beş yaşındaydı, küçük kardaşım Paşali bir yaşındaydı.

Kuntsa’mız güzel bir yerdi, zengindi. Bir dağın dibinde yaşıyorduk. Çok güzeldi bizim hayatımız, kendi toprağımızda, kendi vatanımızda… Ama nasip değilmiş bize… Güzel günlerimiz sayılıymış meğer… Daha çocuktum fakat çocukluğumu yaşayamadım, anama babama bakamadım doya doya (ağlıyor)…

Bir günü camuşları otarmaya götürmüştüm. Önüme iki Gürcü çıktı. İkisi de askerdi. Camuşlara baktılar… Sonra dediler ki, “Bunları biz ne güzel kesip yeriz…”

Ben de çocuktum, ne anlardım ki… Dedim ki, bu camuşlar bizimdir, neyi kesiyor da yiyorsunuz… Kim bilirdi ki öyle olacak?

Gece saat dörtte askerler gelip kapımızı çaldılar. “Dışarıya çıkın, toplantı var!” dediler.  Bu gece vakti ne toplantısıymış… Rahmetli babam, kardeşim Köşeli’yle gitti. Biz uyuyorduk. Neden sonra babam geldi. Anam, “Ne oldu herif? Kapıları kim çalıyordu?” Babam, “Ne kapı çalması karı, bizi buradan sürüyorlar! Ata vatanından götürüyorlar. Nereye gideceğimizi bilmiyoruz…”

İşte o gün, bizim kara günler başlamıştı.

Rahmetli babam kitaplarını aldı, kitapları gizli gizli okuyorduk. Kur’anı. Kur’an okumak yasaktı, yakalasalar içeri atıyorlardı. O kitapları aldı, biz de giyeceklerimizi aldık… Aldılar bizi gece vakti, harmana topladılar. Herkes ağlıyordu. Yer kaldı, alın terimizin bütün mahsulü kaldı, dünya kaldı, neyimiz varsa hepsi kaldı. Herkes ağlayıp sızlıyor… Bizleri kamyonlara bindirip Ahıska’ya götürdüler. Orada da bizi tıka basa hayvan vagonlarına doldurdular. Yanımıza aldığımız giyeceklerimizi vagona sığmıyor diye dışarı attılar. Hava soğuk, kasımın 15’iydi. Ağlaya sızlaya yola çıkarıldık. Millet ne günler çekti, Allah kimseye göstermesin (ağlıyor).

O yolu nasıl geldik, sormayın bize. Biz o dünyayı bu dünyadayken gördük. Ölüler yollarda kalıyordu, vay başlarına. En çok da ihtiyarlar ve çocuklar ölüyordu. Elimizden  bir şey gelmiyordu. Kapıları dövüyorduk… Gelip bize vuruyorlardı ki, kapıları dövmeyin.

Benim ninem dayanamadı, öldü yolda. Onun cesedini askerler alıp dışarıya attılar. Nerede kaldı? Hangi toprakta yatıyor? Ölen nerde? Anası ölen, babası ölen nerde? Bir parça yiyecek veriyorlardı, o kadar ki ölmeyelim… Tuvalet yoktu. Çok kadın bu yüzden öldü. Kadın erkek hep bir aradaydı. Çok azaplar gördük, zulüm gördük… Bunları ne kadar anlatsam az olur. Yaşamayan anlamaz bunları.

Öyle geldik Kazakistan’a. Doğrusu Kazaklar bize çok yardım ettiler. Canımızı ısıttılar, ekmeği bölüp verdiler. Bir yıl onlara çalıştık. Böylece bahara çıktık. Sonra da yavaş yavaş kendimize gelmeye başladık.

Milletin yüreğinde hâlâ vatan hasreti yanıyor. Ne kendi toprağımız var, ne kendi vatanımız, ne de bize sahip çıkan… Bu dünyanın ortasında kaldık. Allah sonumuzu hayretsin…”

Südret Ninenin anlatacağı daha çok şey var… İlâve ediyor:

“Çoğunu unutuyorum kızımcan. Yerimiz yurdumuz yadıma gelende aklım başımdan gidiyor! Bunları okuyana da, kulak verene de Allah ömür gün versin, akıldan ayırmasın, candan devletten ayırmasın.”