Ahıska Davası Sahipsiz Değil

Yunus ZEYREK

Ahıska dostları mail adresime bir yazı gönderdiler de haberdar oldum. Gönderilen bu yazı bir internet sitesinde çıkmış. Sayın Tuğrul Başeğmez tarafından kaleme alınan yazı, “Ahıska Davasına Kim Sahip Çıkacak?” * başlığını taşıyor. Söz konusu yazıyı ilgiyle ve istifadeyle okudum. Yazılı ve görüntülü medyamızdaki magazin ve folklorik özellikli bahislerin can sıkıcı bir noktaya geldiği bir zamanda bu yazı, adeta yüreğe su serpmiş oldu. Elbette böyle ciddî ve millî bir mesele üzerinde düşünmek, düşündüklerini de paylaşmak, takdire değer bir keyfiyettir. Bu sebeple Başeğmez’e hem teşekkür hem de tebrik borcumuz var.

Sayın Başeğmez’in tespitlerinin birçoğuna katılmakla birlikte bilgi ve tahlil bâbında bazı ilâvelerimiz olacaktır. Zira söz konusu yazıyı okuyup fikir beyan eden vatandaşlarımızın çokluğu, meselenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Bendeniz, dedeleri 1828 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Ahıska’dan kalkıp hemen yanı başındaki Posof’a yerleşmiş bir ailenin çocuğuyum. Henüz öğrencilik yıllarımda, 1977 yılında Taşkent’teki Ahıskalılarla mektuplaşmaya başladım. Neredeyse otuz sene… Böyle tarihî bir coğrafyanın çocuğu olmanın da etkisiyle o zamanlar millî istiklâl hareketleri çok ilgimi çekmekteydi. Özellikle Stalin döneminin sürgün, katliam ve kıyım hareketi, genç yüreğimi titretiyordu. Düşünün ki batıda Milletlerin Katili Stalin** adlı kitap yazılırken bizde Stalin’le ilgili bir makale bile bilmiyoruz! İlgimiz ve bilgimizi biraz da bu açıdan değerlendirmeli değil mi?

Gelelim Sayın Başeğmez’in yazısındaki bazı hususlara.

Ahıska Türklerinin anavatanı Cavahet denilen yer değil, buranın kuzeyinde, Gürcülerin Mesheti/Samshededikleri Ahıska, Azgur ve Adigön bölgesidir. Kaba bir tarifle bizim Ardahan Suyu/Kür ırmağı boyu, bilhassa bu ırmağın kuzeyi, yani sol yakasıdır. Sürgünden önce ahalisi Türk olan Asmiza ve Hırtız kasabaları dışında bu ırmağın güney/sağ yakası Cavahet’tir ki buranın merkezi Ahılkelek’tir. Önceleri Türklerle meskûn olan bu bölgenin nüfus yapısı 1828 yılından sonra Ermeniler lehine değişmeye başlamıştır. Ruslar, 1828 savaşında Türk komşularına ihanetle kendilerinin yanında savaşan, sonra da yine kendileriyle birlikte Türkiye’yi terk eden Kars, Erzurum ve Bayburt Ermenilerini bu bölgeye yerleştirmişlerdir. Ermenistan sınırında bulunan bu bölge, bugün tamamen Ermenilerle meskûndur.

Yalnız, Sayın Başeğmez’in, “Ahıska bölgesinin statüsü sorunu son dönemde gündemi yoğun olarak işgal ediyor.”sözünü anlayamadık. Türkiye açısından bölgenin statüsü konusunda bir sorun yok! 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması’yla bu bölgeyi kayıtsız şartsız bırakmışız! Sorun Ermenilerle Gürcüler arasında! Yani Gürcistan içerisinde yer alan bu bölgede inisiyatif, Ermenilerin elinde bulunmaktadır. Gürcistan’ın resmî okulları bile bulunmamaktadır.

Ne yazık ki bu bölgenin stratejik önemi ve statüsü, Türk kamuoyu tarafından hâlâ yeteri kadar bilinmemektedir. Bölgenin önemini anlayan Ruslar, Kafkasya’ya yerleştikleri 1801 yılından itibaren buradan el ve ayak çekmemişlerdir. Bugün de Bakü-Ceyhan Boru Hattı buradan geçmektedir. Bu hattın güvenliği Ermenilere emanettir! Kars-Tiflis demiryolunun da, öteden Ahıska’dan geçip Posof sınırında Vale’ye kadar gelen hatta bağlanması için ne kadar dil döktük! Böylece Ardahan’ın da demiryoluna kavuşacağını, bu hattın Artvin ve Hopa için de yararlı olacağını, bölgenin şenleneceğini, bir vatan coğrafyasının yeniden kurtulacağını kimseye anlatamadık…

Ahıskalıların vatan topraklarına dönme umutlarının daima canlı olduğu doğrudur. Lâkin düşünün ki sürgünün üzerinden 62 sene geçti! Sürülen halkın hepsi bir ülkeye, aynı bölgeye iskân edilmedi. Ahıska’dan sürülen Türk ahali bölünerek, önce Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın muhtelif yerlerine gönderildiler. Stalin’in ölümünden sonra şartlar biraz değişince (1958’den sonra) sürgün halkın hatırı sayılır bir kısmı, hem kültür yakınlığı hem de Ahıska’ya yaklaşma umuduyla Azerbaycan’a geldi. Derken Kuzey Kafkasya ülkeleri, Krasnodar ve Ukrayna’ya doğru dağıldılar. Bu geniş coğrafyanın her tarafında hâliyle aynı kültür yaşanmamaktadır. Başka bir ifadeyle, her bölge veya ülkenin kendine göre sosyal ve kültürel yapısı var. Düşünün ki bir Kazakistan’daki kültür ve mantalite, Özbekistan’dan veya Azerbaycan’dan farklıdır. Bu farklılıklar, tabii ki Ahıskalılara da yansımıştır. Dolayısıyla bir düşünce ve anlayış dağılması söz konusudur. Bu da meseleleri değerlendirme ve geleceği kurma hususunda farklı yaklaşımlara yol açmaktadır.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine düşeni yapmış ve bu topluluğa büyük bir devletin sahip çıktığını dünya kamuoyuna göstermiştir.” ifadesi kısmen doğrudur. Meselâ birçok meşakkatle elde edilmiş olsa da birçok insana ikamet izni vermiş, birçok genci üniversitelere yerleştirmiştir. Ayrıca bazı makamlar, Federasyonumuzla ciddî plânda görüşmektedir. Bunlar, elbette hem inkâr edilemez hem de şükrâna lâyıktır.

Bu gerçek, yaşanan diğer gerçekleri ortadan kaldırmaz. Meselâ 1989 Fergana olayları ve onu takiben Sovyetlerin dağılması sırasında ne yazık ki Türkiye’nin kayda değer bir tavrını göremiyoruz. Aradan birkaç sene geçtikten sonra mesele biraz anlaşılmış ve 1992 yılında Ahıska Türklerinin Kabulü ve İskânına Dair Kanun çıkarılmıştır. Fakat bu koskoca kanunla sadece 150 aile getirilip Iğdır’a yerleştirilmiştir! Hepsi bu… Toprağı olmayan bu insanlar neyle geçinecekti? İşin bu yönü düşünülmemişti. Göçmenler, kısa zaman sonra batı illerine kaymaya başladılar! Bir daha da bu kanunda yer alan hususlar üzerinde çalışma ve uygulama olmamıştır. Gerçi o tarihten sonra birçok insan bu kanuna sığınarak Türkiye’ye gelmiş ve türlü çeşit macerayla ikamet ve arkasından vatandaşlık koparabilmiştir. Bu ifadeleri bilerek ve düşünerek yazıyorum. Bu süreçte neler yaşandığının teferruatını anlatsak, “burdan köye yol olur.” Bunun neresini dünya kamuoyuna göstereceksiniz?

Düşününüz ki SSCB’nin varisi Rusya, eski Sovyet vatandaşı olan Ahıskalıları vatandaş olarak değil, ‘kanunsuz sığınmacı’ olarak görebiliyor! Krasnodar’da Rus Kazakları Ahıskalılara kan kusturuyor, bu insanlar feryat ediyor; ABD duyuyor, Türkiye duymuyor! Oradaki diplomatik çevreler bu insanların derdini dinlemek için dahi kabul etmiyor. Ahıskalılar birtakım çıkar gruplarının elinde kalıyor. Bu nasıl sahip çıkmadır?

“Bu topraklar Ahıskalıların ana yurdudur. Bu gerçek bugün Gürcistan dahil bütün dünya tarafından kabul edilmekte ve kimse buna itiraz etmemektedir.” Sayın Başeğmez’in bu tespiti doğrudur. Kim, nasıl inkâr edebilir ki… Fakat bunun kıymeti harbiyesi nedir? Meselâ İngiliz tarihçisi John Baddeley, 1828 muharebelerinde Ahıskalıların mücadelesini anlatırken, adeta destanî bir üslûp kullanmak zorunda kalıyor. Gürcülerin en eski tarihi olan Kartlis Çxovreba da bu bölgenin kadim Kıpçak-Türk yurdu olduğunu açıkça yazıyor. Yani bizim Malazgirt’ten filan yüzyıllar öncesi… Peki bugün Gürcistan bu gerçeğe ne gözle bakıyor? Önemli olan bu!

Gürcistan, kendi tarih kaynaklarını bile görmezlikten gelerek bu halkın aslının Gürcü olduğunu iddia edebiliyor. İddia burada kalmıyor; Kars, Ardahan ve Artvin’in de Gürcistan’a ait olduğunu, bu bölge ahalisinin de aslında Gürcü olduğunu iddia ediyor. Bu iddiaları, Türkiye’de peyda ettikleri güçlü bir lobi tarafından da destekleniyor! Şimdi biz, içeride Gürcü lobisi, dışarıda oldukça şoven bir devlet anlayışıyla karşı karşıyayız!

Daha önce de yazdık, Gürcü lobisinin beslendiği kurumlardan biri de Kültür Bakanlığıdır. Bu Bakanlıktan bazı yetkililerin gafleti, bazen dalâlete dönüşmektedir. İşin teferruatını sayıp dökmemek hususunda teennimizi muhafaza etmekteyiz.

Ahıska Türkleri, 1944 yılı 15 Kasımında sürülürken sürgün kararnamesinde bunlardan Türk olarak bahsedilmekteydi. Şimdi Gürcistan bu halka Osmanlı tarafından Türkleştirilmiş Gürcü olarak bakıyor. “Gelirsen seni Gürcü olarak kabul ederim; Ahıska değil Gürcistan’da istediğim yere yerleştiririm.” diyor. Hatta şimdiden kurdurdukları paravan derneklerle vatana dönecekler için adaptasyon merkezleri (!) bile hazırlanmıştır.

Hâl böyle olunca Ahıska Türkleri bu bölgeye nasıl koşarak gidebilirler?

Gürcistan, 1999 yılında Avrupa Konseyi’ne girerken Ahıska Türkleri meselesini halletmesi şartı koşulmuş, Gürcistan da bunu kabul etmişti. Ne var ki o günden bugüne Gürcistan ayak sürümüştür. Askerinin postalını dahi veren Türkiye de bu süreçte hiçbir gayret göstermemiştir. Bunda içerideki lobinin rolü akla geliyor. Dışişlerimiz, Moskova’da oturan ve Gürcü soyadı taşıyan birisiyle bu işi takip ediyor! Bu bölgenin çocuğu ve otuz yıllık birikimi olan bizi sert buluyor! Sert(!) diye nitelenen tezimiz şu: Bu halk sürülürken hangi kimlikle sürüldüyse yine o kimlikle, sürgünden önce yaşadıkları yerlere dönmeleri sağlanmalıdır. Bunun neresinde sertlik var? Yumuşak olmak ne demektir? Yoksa bu haklardan vazgeçerek bir halkın kendini inkâr etmesi mi beklenmektedir? O zaman hak, hukuk ve insanlıktan bahsedilebilir mi?

Dışişlerimizin görüşü şöyle özetlenebilir: “Kimlik meselesi şimdilik önemli değil! Halk bir gelsin, sonra bakarız!”

Evet aynen böyle…

Bu tavır halkı ümitsizliğe düşürmektedir. Gürcistan, Avrupa Konseyi’nin istediği kanun ve düzenlemeleri hâlâ yapmadı. Tabii ki halk bu şartlar altında yeni acılar yaşamaya talip olamaz. Halk, bu belirsizlikler içinde gidersem, Ermeni ve Gürcüler arasında hâlim ne olur, diye düşünmektedir. Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin ne olduğu da bilinmektedir.

Söz konusu yazının çıktığı sitede, “Biraz fedakârlık göstermeliler, kahramanlık da lâzım.” diyerek Ahıskalıların hücuma geçip Ahıska’ya gitmesini önerenler de var. Ama bu halkın geçmişi bunlarla dolu değil mi? Ahıskalılar daha Sovyet rejimi zamanında buraya gelmişler fakat yine zor kullanılarak çıkarılmışlardır. Birçok girişim de Gürcistan sınırında kırılmıştır.

 “Ahıska’ya kimler dönecek? Niçin kimse dönmek istemiyor?” soruları, kısmen cevaplanmıştır zannediyoruz. Ahıska Türkleriyle ilgili Avrupa Konseyi’nin istediği kanun ve düzenlemeler yapıldıktan sonra binlerce insanın Ahıska’ya döneceği kanaatindeyiz. Bilhassa Azerbaycan’da yaşayan Ahıskalılar daha kararlı görünmektedirler. Kazakistan ve Kırgızistan’da geçim şartları nispeten iyi olanların şimdilik dönmeyebilecekleri anlaşılmaktadır. Gerekli kanun ve düzenlemeler yapılıp ilk kafilenin vaziyeti görüldükten sonra milletin vatan yoluna koyulacağı tahmin edilebilir.

Vatana dönüş süreci, 1989 yılında vuku bulan Özbekistan’daki Fergana olayları akabinde hemen gündeme getirilmeliydi. Türkiye, o zaman sorumluluğunu yerine getirmiş olsaydı, bugün yaşananların birçoğu olmayacaktı. Zira Sovyet devi yere düşmüştü, Gürcistan şaşkındı! Şimdi dev toparlandı, dün yaptığı sürgüne bugün sahiplenmiyor. Gürcistan, akılla değil duygularıyla devlet politikası yürütmektedir. Defalarca yazdık, Gürcistan, Türkiye’nin tarihî komşusu ve yakın dostudur. Ahıska Türklerinin vatana dönüşü hem bizim hem de kendilerinin lehinedir. Oturup konuşsak bizi anlayacaklarından şüphe etmiyoruz. Ama onlar, konuşmadan ve dinlemeden olumsuz bir tavır sergiliyorlar.

Şimdi bir taraftan psikolojik caydırma çalışması ve bir taraftan Ermeni propagandası yapılırken, Türkiye’nin de kararlı bir tutumunu göremeyen halk, tereddüde düşmektedir. Sırf Türk ve Türkiye sınırında oldukları için sürülmüş, buna rağmen bu kimlikten kopmamış bir halka, başka bir milliyet teklif etmenin ürkütücülüğü düşünülürse, durum daha iyi anlaşılır.

 “Ahıskalıların yaşadıkları ülkelerde karşılaştığı sorunlar Türkiye tarafından dikkatle takip edilmekte ve gerektiğinde sürece müdahil olunmaktadır.” ifadelerini de örneklendirmek gerekir. Yani nerede, hangi soruna müdahil olunmuş? Azerbaycan’da veya başka bir yerde birkaç kişiye tohumluk vermek, birkaç küçük atelye açılmasına katkıda bulunmak, böyle tarihî bir yarayı sarmaya yeter mi? Yahut Ahıskalıların sorunlarını çözmek anlamına gelir mi? Kaldı ki bu tür küçük yardımlar, oradaki yerlileri, Ahıskalılara düşman etmiştir. Bu da ayrı bir meseledir. Asıl önemlisi kanlı olayların yaşandığı  Fergana’da veya Krasnodar’da meydana gelen olaylara müdahil olmuş muyuz? Biz bilmiyoruz. Bize göre Türkiye sadece kötü bir seyirci durumunda kalmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanın, Saakaşvili dostuyla yaptığı birkaç görüşme haberinde, “Ahıska Türkleri de konuşuldu.”ifadesinin açılımı nedir? Yani nasıl konuşuldu? İcap ve kabul var mı? Saakaşvili’yle ilk görüşmenin üzerinden aylar veya bir yıldan çok zaman geçti. İlk görüşme ile son görüşmenin arasında ne fark vardır? Ne gibi değişme/gelişme olmuştur? İşin neresine gelinmiştir? Bilmiyoruz… Bizce cevabı olmayan sorular…

Gürcistan, Türkiye vatandaşı olan Acara muhacirleri arasında siyasî propaganda yaparak adeta bir ‘Gürcistan muhibleri cephesi’ teşkil etmekte; bunlara kolayca vatandaşlık da vermektedir. Gürcü devlet adamları Türkiye ziyaretlerinde bunlarla özel görüşmeler yapmakta, gecelerine katılmaktadırlar. Gürcistan, Türkiye’nin gözünün içine baka, bırakın Ahıska ve Ahıskalıları, Türkiye toprakları üzerindeki hayallerini canlı tutmakta ve Türkiye’deki hempalarına internet siteleri kurdurup ayrılıkçı neşriyat yaptırmaktadır. Bunlara karşı bir söz söyleseniz gerek buradaki hempalarının neşriyatı, gerekse Gürcistan basını ve resmî makamlarınca mimleniyor hatta hakarete maruz kalıyorsunuz!

Ahıska Derneklerine gelince, söylenecek çok şey var. Elbette bu derneklerin bazı yöneticileri, işin ciddîyetiyle bağdaşmayan tutum ve davranış içindedirler. Bunu inkâr eden yok. Emniyet birimlerindeki bazı yapılanmaları da buna ilâve etmemiz lâzım. Ayda yılda çıkarılması sağlanan bir ikamet izni genelgesi uğrunda yaşadıklarımızı Allah biliyor.

Devlet Bakanı Sayın Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın delâletleriyle İçişlerine intikal eden müracaatların başına gelenler, alicengiz oyununa hatta bir zulme dönüştü. Bu arada ikamet izni olmayan insanlar, polisle yakalamaca oynuyor. Çalışma izinleri yok! Çıkar grupları daima iş başında! Sessizce devam eden göçten nema kapmak için akla hayale gelmedik şeytanlıklar duyuyoruz.

Türkiye’ye gelmiş, vatandaş olmuş ve işini gücünü kurmuş, hâli vakti yerinde olan hemşehrilerimizin sivil toplum faaliyetinden uzak durmaları üzücüdür.

Durumdan vazife çıkararak hemen salyalarını söz konusu siteye döken, bizim gibi otuz seneden beri aşk ve şevkle bu davayla ilgilenenlere alçakça isnatlarda bulunanlar da var. Mazlum fakat mağrur halkımızın içinden çıkan ve sadece birkaç kişiden ibaret bu kansızları hesaba katmıyoruz. Bunlar, vatan ve millet duygusundan nasibini alamamış; halkımızın moralini bozmak için kiralanmış zavallı ajanlardır. Tuzu kuru, işleri yolunda bu zangoçlar, kervanın yürüyeceğini bilmelidirler.

Bütün bunlara rağmen Federasyonumuz, halkımızın gerek Türkiye’ye gelenlerin meşru taleplerini yine meşru plânda halletmek, gerekse vatana dönüş sürecini canlı tutarak buna katkıda bulunmak için didinmektedir.

2006 nisan ayının ortalarında Gürcistan Devlet Bakanı Sayın G. Haindrava Türkiye’ye geldi. 19 Nisan akşamı Devlet Konukevinde, Devlet Bakanımız Sayın Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın verdiği yemeğe biz de çağırıldık. Orada çok güzel konuşmalar yapıldı. Ama Sayın Aydın’ın medenî tavrı ve nazik davranışı, karşı tarafta nasıl değerlendirildi, bilmiyoruz. Zira Sayın Aydın, Türk misafirperverliğinin en güzel örneğini gösterdi.

Sayın Haindrava da konuşmasında Türk-Gürcü dostluğu üzerinde durdu. Fakat OTDÜ’deki konuşmasında, tavrının sıcak olmadığı görüldü. Sayın Bakan, misafir olarak bulunduğu Türkiye’de Ahıskalıların Türk değil Gürcü asıllı olduklarını söyleyecek kadar kendinden geçti. Vatana dönüş süreciyle ilgili açık ve kesin ifadeler kullanmaktan kaçındı.

Misafir Bakanın İnegöl köylerinde Gürcü muhacirleri ziyareti ise hayrete şayandır. Bir zamanlar Ruslarla iş birliği yaparak yerinden yurdundan göçe zorladıkları Acaralılara şimdi Gürcü diasporası gözüyle bakıyorlar. Geçmişi ve dedelerinin mücadele ve ıstırabını bilmeyen yahut unutan bir kısım vatandaşlarımız da bu ziyaretten memnun oluyorlar. Türkiye ise ‘dünya vatandaşı’ yetiştirdiği için böyle şeylerden rahatsız olmuyor! İçeride ve dışarıdaki Gürcü siteleri, yıllardan beri çaldıkları teraneyi devam ettiriyorlar: Ardahan ve Artvin bölgesi tarihî Gürcü topraklarıymış!***Konuyla ilgili bunca bilimsel makale hatta kitap yazdık. Hiçbir belge, bilgi ve kaynaktan anlamaya niyetleri yok! Haindrava veya diğerleri, hepsi bu noktada müttefik! Haindrava’nın ziyaretlerinde ona refakat eden Gürcistan’ın Ankara Büyükelçisi Sayın Grigol Mgaloblishvili’nin, Türkiye’de şu kadar Gürcü var, TBMM’de de şu kadar milletvekilimiz var şeklindeki sözleri, bizim cenah nasıl hazmedebiliyor, anlamakta güçlük çekiyoruz. Buyurun size yeni bir Şemdinli, yeni bir bilmem ne…

Türk makamlarının, bizim Gürcü tarafıyla görüşmemizi zımnen uygun bulmadığı anlaşılmaktadır. Gürcü tarafı ise, Ahıskalıların Türk değil Mesh olduğu tezini ortaya atan bir adamın oğlunu, müşavir sıfatıyla Devlet Bakanı Haindrava’nın yanında gezdirmektedir!

Sayın Haindrava, birkaç aydan beri sürdürdüğü gezi, gözlem ve görüşmelerden sonra 28 Nisan’da Tiflis’te bir toplantı yaptı. Bu toplantıya da bilinen ekibiyle geldi. Şimdiye kadar söylediklerini burada da tekrar etti. Halkımızın millî kimliğini tanımadığını, vatana dönecekleri azar azar alacaklarını, onları Ahıska’ya değil, Gürcistan’ın her yerine serpeceklerini anlattı. Bu ne demektir? Bu şu demektir: Gürcistan, Avrupa Konseyi’ne karşı taahhüt ettiği bir vazifeyi yaptığını söyleyerek artık uluslararası camiaya lekesiz bir devlet olarak çıkmayı garantilemiş görünüyor. Meselenin millî, insanî, tarihî ve hukukî yönlerine bakan yok! Diğer taraftan ne pahasına olursa olsun vatana dönmek isteyen Ahıskalılarla, bu şartlarda dönmenin şerefli ve sağlıklı olmayacağını düşünen Ahıskalılar arasında bir fikir ayrılığı çıkacak. Gürcistan da bu ayrılığı körükleyecek, neticede elini yakmadan döneceklerin sayısını azaltacak; BM ve AB’nin sürgünlerin vatana dönüşü için tahsis ettiği fonları keyfine göre harcayacaktır. Şüphemiz yok ki bu kafa ve bu gidişle Türkiye de seyredecektir. 

Ahıska Türklerinin tarihî vatanlarına dönüş sürecinin, saklambaç oyununa dönüştürülmesine son verilmeli, derhâl ciddî adımlar atılmalıdır. Zira iş uzadıkça tadı kaçmaktadır. Gürcistan’la açık ve net konuşulmalıdır. İlki 1961 yılında olan dönüş hareketi, Gürcüler tarafından kaba bir şekilde engellenen Ahıska Türklerinin vatan hasreti sona ermelidir. Onlar ne istediklerini gayet iyi bilmektedirler. Bu istekleri on madde hâlinde belirlenmiş ve Gürcistan makamlarına verilmiştir. Bu maddelerde yer alan hususların hepsi makul, mantıklı ve yerindedir.

Türkiye ve Türk kamuoyu, kendi sınırının dibindeki bu memleketin tarihî geçmişini unutmamalı, sorumluluğunun gereğini yapmalıdır. Kimin ve ne kadarının döneceği ikinci hatta üçüncü plânda kalan bir ayrıntıdır. Önemli olan, tarihî bir zulmün sona ermesi, çiğnenen hukuk ve itibarın iade edilmesidir. Ayrıca Türkiye, bu halkın sosyal, siyasî ve kültürel meseleleriyle birinci elden ilgilenmelidir.


* www.turksam.org.tr. 26 Şubat 2006.
** R. Conquest, Stalins Völker Mord (The Nation Killers), Wien 1974.
*** gamarcoba.com (Forum)