Süt

Yazar: Rahime ERGÜVEN

Kalede şenlik vardı. O gün yapılan muharebede Rus tarafı yenilmiş, Türk askeri, sadece iki yaralıyla galip gelmişti.

Kuzular çevriliyor, mehter takımı en heyecanlı marşları çalıyordu. Yaşlı kadınlardan küçük çocuklara kadar herkes sevinçliydi. Sadece iki asker yaralanmıştı ama yaraları hafifti. Hiç şehit vermeden büyük bir muharebe kazanılmıştı. Kalede bayram havası vardı.

Paşa, yaralı askerleri ziyaret etmiş, ikisini de taltif etmişti. Her şey çok güzeldi, güzel olmayan bir tek şey vardı: Paşanın yüreğindeki sıkıntı… Sık sık elini sırmalı ceketinin iç tarafına sokup göğsünü ovuşturuyor, derin derin nefes alarak yutkunuyordu. Burçlara çıktı, Rus tarafına baktı. İlerde noktalar hâlinde parlayan ışıklar görünüyordu. Gene derin derin nefes aldı. Acaba hasta mıyım? diye düşündü.

Aslında hasta değildi. Fizikî hiçbir rahatsızlığı yoktu ama sanki görünmeyen eller boğazına sarılmış, sıktıkça sıkıyordu. Göğsünün düğmelerini çözdü. “La havle… La havle, vela kuvvete…” diye tekrarlayarak odasına indi.

Derinden derine canını yakan, bu adını koyamadığı acayip keder neyin nesiydi,  anlayamıyordu…

Naneli şerbet hazırladılar, içti. Sıkıntı devam ediyordu. Gece uyuyamadı. Ancak sabaha karşı azıcık dalar gibi olmuştu.

Ertesi günü gene muharebe oldu. Zaten sınır boyu demek muharebe demekti. Her gün Ruslarla çarpışıyorlardı, bazan günde iki defa… O gün işler iyi gitmedi. Üç şehit, yirmi kadar yaralı vardı. Üstelik yarısı ağır yaralıydı. Sıhhiyeler hemen yaralıları taşıdılar. Dünkü şenlikten sonra üç gencin cenaze namazını kılmak, askerleri üzmüştü. Akşam üzeri dört yaralı daha hakka kavuştu. Askerin ağzını bıçak açmıyordu. Kalede ağır bir hüzün havası vardı. Çocuklar erkenden ortalıktan çekilmişti, kadınlar ağlamaklıydı. Hekim, iki yaralının daha sabaha zor çıkacağını söyledi. İki şehit daha…

O akşam Rus tarafında şenlik vardı. Müzik sesi kaleye kadar geliyordu. Kocaman ateşler yakılmıştı. Ateşin aydınlığında dans eden, eğlenen askerler seçilebiliyordu.

Paşa, yaralıları dolaştıktan sonra burçlara çıktı. Bu akşam, Rusların ışıkları daha parlak yanıyordu. Besbelli ziyafet vardı. Uzun uzun ateşlerin aydınlığında kımıldanan gölgelere baktı. İçini bir öfke kapladı. Öfkesinden duvara var gücüyle bir yumruk attı. Elinin derisinin sıyrılmasına bile aldırmıyordu. Dudaklarını ısırdı.

- Allah’ım bana yardım et. Ne oluyor böyle? Yedi tane şehit belki de on… Kaç tane yaralı, kaybedilmiş bir muharebe… Düşman sevindiren bir netice. Öyleyse nedir bu içimdeki sırnaşık duygu? Bu anlamsız ferahlık, bu gizli sevinç hâli?

Dün gece, Osmanlı askeri şenlik yaparken içini kemiren, canını yakan o üzüntü, bu akşam yerini sessiz bir memnuniyete bırakmıştı. Adı neydi bu memnuniyetin? Dün akşam, sıkıntıdan patlayacak gibi olan paşa, bu akşam çok üzgün olması gerekirken garip bir ferahlık duyuyordu. Askerler sevinirken onun da sevinmesi, üzüldüğü zaman da onlardan fazla üzülmesi gerekmez miydi?

Aylardan beri hep aynı duygular canını cendereye almıştı. Türkleri sevindirecek netice alınınca ince bir hüzün, üzülecek netice çıkınca derinden derine bir sevinç duyuyor, kahroluyordu.

Kalenin kumandasını yaverine bıraktı, İstanbul’a gitti. Dosdoğru annesinin yanına vardı. İyice yaşlanmış olan annesi, ilk bakışta oğlunun durgunluğunu fark etmişti. Yalnız kaldıkları zaman paşa uzun uzun sustu. Annesi de sustu; oğlu konuşsun diye bekledi. Paşa ağır bir ses tonuyla başladı:

- Valide, size bir şey sormak istiyorum. Lütfen bana samimiyetle cevap veriniz.

Yaşlı kadın pür dikkat dinledi.

- Ben bir Osmanlı paşasıyım. Babam da devletine şerefle hizmet etmiş büyük bir insandı…

Durdu derin derin nefes aldı. Annesi gözlerini dikmiş onu bekliyordu.

- Aylardan beri azap çekiyorum. Artık dayanamayacağım. Anne, ben kimin oğluyum!

Annesi gözlerini iri iri açmış, yüzüne bakıyor, sözün sonunu getirmesini bekliyordu. Paşa ağlamaklı bir sesle devam etti:

- Muharebe ediyoruz. Her gün muharebe var. Bizimkiler kazanınca seviniyorum ama sanki içim sevinmiyor. Yüreğimin bir yerinde, derinden derine bir üzüntü duyuyorum. Bu beni kahrediyor. Ruslar kazanınca… Ruslar kazanınca da üzülüyorum ama içimde bir yerlerde münasebetsiz bir sevinç kımıldanıyor. O zaman kendimi burçlardan atmak istiyorum.

Yaşlı kadın, oğlunun yüzüne inanmayan gözlerle bakıyordu.

- Anne, rica ederim bana söyleyin, bilmediğim bir şey mi var? Deli olacağım. Yoksa… dedi önüne baktı.

Yaşlı kadın, birdenbire sarsıldı. İftiraya uğramış küçük bir çocuk gibi rengi sapsarı oldu. Sonra yerinden kalktı. Oğlunun yanına oturdu, elini tuttu.

- Yavrum dedi, paşam, aslan oğlum. Ben, senin babanla evlendiğim zaman on altı yaşındaydım. On sekiz yaşında seni kucağıma aldım. Bu yaşıma kadar senin babandan başka erkek tanımadım oğlum. Senin baban şerefli bir askerdi. Ben senin anlattıklarına akıl erdiremedim, dedi, sustu. Neden sonra yeni hatırlamış gibi,

- Sen üç aylıkken, oturduğumuz mahallede yangın çıkmıştı. Bütün evler ahşaptı. Bir de rüzgâr çıktı, bir anda mahallenin yarısı tutuştu. Ben o yangında çok korkmuştum, sütüm kesildi. Bizim mahallede oturan bir Rus kadın vardı. Onu tuttuk, sana süt anneliği etti. Seni bir yaşına kadar o emzirmişti. Galiba sütün çekiyor, bu yüzden Rusların kaybetmesi seni üzüyor, dedi.

Yüzü sapsarıydı. Titreyen elleriyle üniformasının düğmelerini çözdü, yavaşça sanki merasim yapar gibi çıkardı, dikkatle katladı. Sonra kılıcını da çıkardı, üniformasının üstüne koydu. En çok sevdiği insanı gömmeye mecbur kalanlar gibi çaresiz, canının yarısını orada bırakır gibi acılıydı. Parmaklarını üniformasının, kılıcının üzerinde gezdirdi. Ağlamamak için dudaklarını büzüyordu. Giderken, son bir defa döndü, acı bir tebessümle üniformasına baktı. Yürüdü, gitti.

Paşa istifa etmişti. Zat-ı şahanelerine (padişaha) bir istida (dilekçe) yazmış, sıhhati müsait olmadığı için kale kumandanlığından affedilmesini arz etmişti…