gurcu sefiri2

Gürcistan’ın Ankara Büyükelçisi ile Görüşme

Federasyonumuz tarafından düzenlenen Ahıska Türkleri Konferansı öncesinde Gürcistan’ın Ankara Büyükelçisini ziyaret ettik. Bu ziyaretin amacı, Gürcistan Devlet Bakanı (sabık) Georgi Haindrava’nın geçen yıl Ankara ziyaretinde verilen resmî yemekte tanıştığımız Sayın Büyükelçiyle baş başa konuşmak, konferansa davet etmek ve hem de ülkesinin Ahıska Türklerinin vatana dönüşüyle ilgili düşüncelerini öğrenmekti.

2006 yılının son günleriydi. Telefonla randevu aldık. 13 Aralık günü belirlenen saatte Büyükelçiliğin Ankara-Yıldız’daki yeni ofisine gittik. Sayın Büyükelçi, bizi makamında kabul etti. Görüşmemiz, samimî hâl hatır sormayla başladı.

Sohbet, Ahıska Türklerine ve onların vatana dönüş çabalarına geldi.

Büyükelçi Mglobloşvili, “Stalin dönemi, bizim için de bir felâketti.” diye söze başladı. Kendine yeni bir düzen vererek ciddileşen bir eda ve ses tonuyla devam etti: “O devirde bizim ailemiz de zarar görmüştü. Yani bizler de Stalin mağduruyuz. Gürcistan’dan sürülen insanlara karşı sorumluluğumuzun olduğunu biliyoruz. Bu, çok zor bir meseledir, kolay değil… Şu var ki hiç kimse ben şu milletim, bu milletim diyerek Gürcistan’ın bütünlüğünü zedeleyemez. Gürcistan bir devlettir. Oraya gelecek olanlar, onun geleceğine inanmalı ve güvenmelidir. Gürcistan’ı devlet olarak görmeyen, oraya gelmemelidir. Biz, kimsenin dinine ve milliyetine karışmayız. Ama herkes kendini başka türlü de tanımlayamaz.”

Büyükelçinin cümlelerinde samimiyet aramanın beyhude olduğu meydanda! Gürcistan’ın devlet olduğunu kabul etmeyen kimselerin olduğu ima ediliyordu, ama bu sözün muhatabı kesinlikle biz olamazdık. O hâlde bu tedirginliğin anlamı neydi? Hem diyor ki, biz kimsenin dinine ve milliyetine karışmayız, hem de, kimse kendini başka türlü tanımlayamaz diye ekliyor! Bu sözlerden biz ne anlamalıyız? Şovenliği bıkkınlık veren bazı Gürcü yazarların ifadelerini bir Büyükelçinin ağzından işitmek, geleceğe dönük dostluk duygularımızı incitiyor.

Sabır ve tahammül sınırlarını kontrol ederek sözü Ahıska’ya getiriyoruz. Büyükelçi, celâlleniyor:

      “Neden Ahıska? Biz ülkemize gelecek olanları belirli bir bölgeye yerleştirmeyi kabul edemeyiz. Dönenleri Gürcistan geneline yerleştireceğiz!”

Neden Ahıska diye bir soru olabilir mi? Bu insanların ezelî vatanı orası değil mi? Bunu inkâr mı ediyorsunuz? Sürgünden önce bu bölgenin yerli ahalisini bir gece yarısı sürgüne gönder, sonra de ki, ben bunları Gürcistan geneline, yani Gürcü köy ve kasabalarına serpeceğim!

Stalin zulmünden kendisi de şikâyet eden Sayın Büyükelçinin düşünceleri, neredeyse Stalin’e rahmet okutacak cinsten…

Ya tahammül diyerek şunları söyledim: Sayın Büyükelçi, Ahıska Türklerinin vatanı Ahıska’dır. Onlara Gori veya Kutayıs’ın yolunu göstermek, meseleyi çözmek değil düğümlemektir. Stalin’in sürgün kararnamesinde adları Türk olarak geçen bu halk, şimdi kendisini neden Türk olarak tarif edemeyecek? Bunun kime ne zararı var? Meselenin zorluğunu anlıyoruz. Ama karşılıklı güven ortamı oluşturulursa problemin kolay çözüleceğine inanıyoruz. Ama öyle anlaşılıyor ki siz Ahıska Türklerini potansiyel düşman olarak görüyorsunuz. Halbuki onlar dürüst ve çalışkan vatandaşlar olduklarını, en zor zamanlarda bile ispat etmişlerdir. Onlar, yine bu vasıflarıyla vatana dönmek, sönmüş ocaklarını tüttürmek istiyorlar.

Büyükelçi, asabî bir ses tonuyla: “Biliyorsunuz, o bölgede Ermeniler yaşıyor. Onları sürelim mi, öldürelim mi?”diyor.

Hayır diyoruz, biz kimsenin sürülüp öldürülmesini istemiyoruz. Bu Ermeni meselesinin fazla büyütülmesini de doğru bulmuyoruz. Herkesin yeri bellidir, herkes yerine çekilsin! Ermeniler eskiden Ahılkelek bölgesinde yaşıyorlardı. Bugün de çoğu yine bu bölgede yaşamaktadır. Kaldı ki bizim köylerimizin çoğu boş! Bizim halkımızın kimseyle bir davası yok.

Büyükelçi, “Ben bilim adamı değilim. Devletimi temsil ediyorum. Bugün Gürcistan, Abhaz ve Oset’le değil Rusya’yla savaşmaktadır. Rusya, oradaki Gürcüleri tecrit ediyor, kovuyor. Yeni problemler istemiyoruz.”

Büyükelçinin topu hep taca attığı anlaşılıyor. Rusya’ya savaşın Ahıskalılarla ne alâkası var? Oset, Abhaz meselesiyle Ahıskalıların hiçbir alâkası yok. Sonra yeni meseleler istemiyoruz derken, Ahıska Türklerinin vatana dönüşünü bir mesele olarak anladıkları açıkça anlaşılmaktadır.

Fikir ve üslûp, normal ölçüleri zorladıkça soğukkanlı olmanın gayretiyle söze giriyoruz: Evet, düşüncelerimizin hayli farklı olduğu anlaşılmaktadır. Eğer Gürcistan’ın tavrı, sizin söyledikleriniz gibiyse meselenin çözümü mümkün görünmüyor, diyoruz.

Büyükelçi itiraz ediyor: “Hayır, oturup konuşularak her türlü problemin çözüleceğine inanıyorum.” diyor.

Çok güzel, biz de aynı şeyi söylüyoruz. Ama bakınız oturmuş konuşuyoruz, ama bu konuşmalar bu anlayışla devam ederse nerede, nasıl bir anlaşma ve çözüm olabilir ki, diyorum.

Büyükelçi, Türkiye’nin dostluğundan ve önemli bir komşu olduğundan bahisle sözü yine Rusya’ya kaydırıyor. Bu defa ben dayanamıyor ve biraz da mizah üslûbuyla diyorum ki, “Sayın Büyükelçi, Rusları bu bölgeye siz davet ettiniz! XVII. yüzyılda kralınız bizzat giderek Ruslardan yardım istedi! XIX. yüzyılın sonlarına doğru adamları bölgeye soktunuz. 1801’de de Tiflis’i teslim ettiniz!”

Bu sözlere Büyükelçi tepki gösteriyor: “Rusları biz getirmedik. Biz onlarla sadece dostluk anlaşması yaptık. Ama nereden bilecektik ki Ruslar gelip bizim kilisemize ve kraliyetimize son verecekler!”

Evet nereden bilecektik! Nereden bilecektik ki, bin türlü yalan ve zulümle bir gece vakti tarihî yurdumuzdan atılacaktık, sonra da Gürcistan’dan böyle muamele görecektik!

Allahaısmarladık diyerek ayrılırken tırnak içinde ifade etmem gereken şu sözler de Sayın Büyükelçinin: “Ben devletimin siyasî temsilcisi olarak bunları söylemek zorundayım. Şahıs olarak görüşmüş olsaydık belki farklı şeyler söyleyebilirdim…”

Bu satırları kaleme alırken düşünüyorum da, 27 Ocakta gerçekleştirdiğimiz İstanbul Konferansında konuşan Gürcistan’ın İstanbul Başkonsolosu Büyükelçi Sayın Zviad Kvachantıradze’nin sözleri, hiç olmazsa üslûp ve anlayış bakımından daha makuldü! Sayın Büyükelçi bize söylediklerini, davetimize icabet ederek İstanbul’da Ahıskalıların huzurunda söyleseydi nasıl bir tepki alırdı…