15Doğan

Ahıska Türklerinin Vatana Dönüşünde Uluslararası Hukuk Bakımından Sorumluluk

Konuşmacı: Doç.Dr. İlyas DOĞAN – Arş. Gör. Berat Lale HACIOĞLU

I-Sürgünün Avrupa Tarihindeki Yeri

Sürgün ne yazık ki insanların tarih boyunca acı duydukları ve bu acıların nesilden nesile aktarıldığı bir yaptırım olagelmiştir. İnsanların her ne sebeple olursa olsun yaşadıkları, hatıralarını, sevinçlerini ve üzüntülerini hissettikleri bir yerden kendi isteğine rağmen ayrılmaya zorlanması insani bakımdan tahammülü zor ve kabul edilen bir durumdur.

Ortaçağ’da Yahudiler, İspanya başta olmak üzere Fransa, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde topluca yok edildiler veya yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda bırakıldılar. Bu anlamda Endülüs Uygarlığı ortadan kaldırıldıktan sonra İspanya’da Müslümanlar ve Yahudiler ölüm veya göç arasında seçim yapmaya zorlandılar. Ancak bu tür haksızlıklar sadece ortaçağa özgü değildi. Avrupa’da sürgün eylemleri 1648 Westfalya Barışı sonrasında kurulan ulus devletlerce giderek artan sıklıkta ve derinlikte başvurulan bir araç olmayı sürdürdü. Vatanını terk etmek zorunda kalmak hep üzüntü ve gözyaşına yol açsa da devletlerin bu tür tasarruflarda bulunmaları özellikle 19.yüzyılda ve 20. yüzyılda daha vahim bir yaygınlık kazanmıştır.

19. ve 20. yüzyılda Avrupa’da en yaygın şekilde sürgüne maruz bırakılanlar Balkanlardaki Türkler ve Müslümanlardı. Sadece Avrupa’da değil Kafkasya da buna dahildi. Bugün Türkiye’de yaşayan milyonlarca nüfus köken olarak Balkanlar ve Kafkasya’dan sürgün edilenlerden oluşmaktadır. Her ne kadar sürgüne maruz kalanların bir bölümü Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkezler ve diğer Kafkasya halklarına mensup olsalar da en büyük kısmı Türkler oluşturmaktadır. Uygar dünya sanki sürgün Türkler için hak edilen bir cezaymış gibi bu konuyu görmezden gelmektedir. Tarihten gelen önyargıların bir sonucu olarak çağdaş dünya bu noktayı duymazdan gelmekte veya belli bazı tartışmalı sorunların öne çıkararak durumu geçiştirmeyi bilinçli olarak tercih etmektedir.

Avrupa’da sürgün hep vardı. Bu uygulamaya maruz kalan halkların ne kadarının sürgün edildiklerini nicel olarak kesin şekilde saptamak zordur. Çünkü çoğu Avrupalı yazar bu konuda gerçek verileri yansıtmakta fazlaca titiz davranma gereği duymamaktadır. Avrupa bilim çevreleri sürgünden bir ülkede yaşayan dini veya milli bir azınlığın o ülkeyi terk etmeye zorlanmalarını anlamaktadır. Avrupa tarihi bu tür sınır dışı etme işlemlerine fazlaca tanıklık etmiştir. Bunlardan bazıları kısaca özetlenebilir:

1306 yılında 100.000 Yahudi’nin Fransa kralı IV. Philippe zamanında sınır dışı edilmeleri; 1492’de 150.000 ve 1570 yılında 600.000 Yahudi’nin İspanya’dan sürgün edilmeleri; 1627’de Avusturya kralı II. Ferdinand’ın 27.000 Protestan’a Katolikliğe geçmek veya ülkeyi terk etme seçeneklerini kullanmaya zorlaması sonucu bu nüfusun ülkeyi terk etmesi; 1685’te 200.000 Protestan’ın Fransa’yı terk etmek zorunda kalmaları; 1877/1878 Osmanlı Rus Savaşında 40.000 Arnavut’un Sırplarca sınır dışı edilmeleri; 1906’da Bulgarların Doğu Trakya’yı ele geçirmeleri üzerine 50.000 Yunanlının işgale uğrayan bölgeyi terk etmek zorunda kalmaları; 1912 Balkan Savaşı’nda 100.000 Türk’ün Makedonya ve Batı Trakya’dan sürgün edilmeleri;  1912 ile 1918 yılları arasında 200.000 Arnavut’un Kosova’yı terk ederek Arnavutluğa sığınmak zorunda kalmaları[1] bir çırpıda hatırlanan örneklerdir. Ancak bu sürgünlerin bir de yazılmayan bölümleri vardır. Türklerin Balkanlar ve özellikle Bulgaristan’dan sürgün edilmeleri daha 1989’a kadar devam etmiştir. Fakat toplantımızın konusu olmaması nedeniyle sadece bir hatırlatmanın yeterli olacağı kanısındayız.

II-Bir Sürgün Nedeni Olarak Düşmanla İşbirliği
A-Ermenilerin Sürgün Edilmeleri

Bugün bile I. Dünya Savaşında Rusya ile beraber hareket eden, Osmanlı ordusunun ağır zararlara uğramasına neden olan ve esasen 1890’lardan beri Osmanlı Devletine karşı isyan halinde olan Ermeni grupların sürgün edilmeleri Avrupa’nın en sıcak gündemini oluşturmaktadır. Oysa Ermeniler 1915’te sınır dışı edilmemişlerdir. O zamanlar bir Osmanlı toprağı olan Suriye’ye iskan edilmişlerdir. Ermenilerin önemli bir bölümü I.Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devletine karşı Ruslarla aynı safta savaştılar.

Savaş sona erince geri dönmelerine müsaade edilmiştir. Ancak hayalci Taşnak terör örgütü liderleri yeni bir maceraya atılmaktan geri kalmadılar.  Türk Kurtuluş Savaşında bu kez Fransızların hizmetine girerek katliama giriştiler. Ermenilerin hayalciliğin sınırlarını zorlayan bu davranışları dünya tarihinde her zaman “vatana ihanet” olarak tanımlanır.

Ermeniler vatana ihanet etmenin verdiği eziklik ve gerçekleştirdikleri çok sayıda katliam nedeniyle Müslüman komşuları ile göz göze gelmeye cesaret edemediler.  Onları en son Fransa bir  maşa olarak kullandı. Bu nedenle Ermeniler Anadolu’daki işgal Türkiye’nin zaferi sayesinde tamamen sona erince Fransız sömürgesi konumundaki Suriye ve Lübnan’a göç etme gereği duydular. Yıkıldığını düşündükleri Türk devletine karşı fırsatçılık güdülmesi ciddi bir hesap hatasıydı. Savaşta Türkiye’nin galip gelmesi onların, Anadolu’yu terk etmeleri ile sonuçlanmıştır. Bu, şüphesiz hazin bir sondu.

B-Almanların Sürgün Edilmeleri

Avrupa’daki sürgünler sadece yukarıda açıklananlarla sınırlı değildir. II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra yaklaşık 16 milyon Alman kökenli nüfus geleneksel olarak yaşadıkları Çekoslovakya, Macaristan, Polonya gibi ülkelerden sınır dışı edilmişlerdir.

1941’de Çekoslovakya hükümeti başkanı Eduard Benesch Almanların sürgün edileceklerini dünyaya duyurmaktaydı. Benesch’in bu yöndeki talebi 1943’te başta İngiltere olmak üzere galip devletlerce de onaylanmıştır[2]. Aynı yıl sürgüne uğrayan Yahudilerin hesabının sorulacağını da müttefik devletler dünyaya ilan etmişlerdi. Bu durum devletlerin sürgün eylemlerine sadece kendi çıkar penceresinden baktıklarını göstermektedir. Yaklaşık 16 milyon Alman’ın yaşadıkları yerlerden ayrılmaya zorlandıklarında savaşın sonucu belliydi. Yani sürgün edilen halk yaşadıkları ülkeler için bir tehdit unsuru olmaktan çıkmıştı. Almanlara uygulanan bu sürgünler gerçekte etnik arındırma amaçlıydı ve 1945’te başlayıp 1947’ye kadar devam etmiştir. Savaş bittiği halde gerçekleştirilmesi sürgünün, Avrupa devletlerince sıkça başvurulan bir eylem olduğunu göstermektedir.

Almanların savaş sona erdikten sonra yaşadıkları bölgelerden çıkarılmaları onların savaşta Almanya’ya hizmet etmeleri ile açıklanmaktadır. Yani bir ülke düşmanla işbirliği yapan bir azınlığa sürgünü bir karşı tedbir olarak uygulamayı tercih edebilmektedir. Bundan dolayı yerlerinden olan Almanların sorunu diğer Avrupa devletlerinin fazlaca ilgisini çekmemektedir. Yine de sürgün II. Dünya Savaşı yıllarından beri hukuka uygun bir tasarruf olarak kabul edilmemekteydi.

Ahıska Türklerinin sürgün edilmeleri ne Ermenilerle ne de Almanlarla bir benzerlik gösterir. Çünkü Ahıska Türkleri yaşadıkları ülke aleyhine bir davranışa asla tevessül etmediler. Bu nedenle Ahıska Türklerinin yurtlarından atılmaları hukuka aykırı bir işlemdir. Hukuka aykırı sayılan bu durumun doğurduğu sonuçlar devletler hukukundaki boşluklar nedeniyle hala giderilebilmiş değildir. Ne yazık ki sürgünün açıkça uluslararası bir suç sayılması ancak 1998 Roma Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün 7.maddesi ile mümkün olabildi.

Uluslararası hukukta uygulandığı zaman da meşruluğu kabul görmeyen bir eylem olarak Ahıska’da yaşayan Türk ve Müslüman halkların sürgün edilmesinin kısa bir anatomisini çizmek konu açısından aydınlatıcı olacaktır.

III- Ahıska Türklerinin Sürgün Edilmeleri

Avrupa tarihindeki uygulamalar düşmanla işbirliği yapan grupların yerlerinin değiştirilmelerine açık bir direnç gösterilmediğini kanıtlamaktadır. Ancak Yahudilerin soykırımına uğratılmalarında olduğu gibi düşmanla işbirliği yapmayan grupların da çok yaygın haksızlıklara maruz kaldıkları sıkça görülmüştür.

Bir an için gözlerimizi Avrupa’nın doğusuna çevirip zamanın SSCB’sinin uygulamalarına baktığımızda irkiltici bir tablo ile karşı karşıya kalmaktan kurtulamıyoruz. Çünkü SSCB kurulduktan itibaren onlarca milyon insan sosyalist ideolojiyi hayata geçirmek adı altında yok edilmişlerdir. Kırım Türkleri, Çeçenler Çerkezler, Tatar Türkleri ve daha bir çok etnik ve ulusal grup burjuvazi ideolojisiyle bir bağları olmamasına rağmen Sibirya’daki çalışma kamplarına nakledilirken veya oradaki çalışma kampları koşullarında ölüme terk edilmişlerdir. Bu sürgün eylemlerinden hiç anlaşılamayanlardan biri de Ahıska Türklerinin sürgün edilmeleridir.

Dikkati çeken husus SSCB’de sürgün edilenlerin de Türkler ve Müslüman gruplar olmalarıdır. Bir başka ifade ile Türkler Balkanlarda olduğu gibi SSCB topraklarında da sürgünden en büyük zararı gören ulustur.

SSCB döneminde işlenen insanlığa karşı suçlar genellikle Müslümanlara ve özellikle Türkler karşı işlenmiştir. Avrupa bilim dünyasının bu konuya ilgi duymaması insani açıdan üzücüdür. Sovyet rejiminin en ağır insanlık suçları Stalin döneminde gerçekleştirilmiştir. Bunlardan en acımasız olanı da Ahıska Türklerinin vatanlarından sürgün edilmeleridir. II. Dünya Savaşı sırasında yetişkin Ahıskalı erkekler ülkelerini savunmak adına Kızıl Orduda görev yaparlarken onların aileleri 1944’te hiçbir şekilde hak etmedikleri bir şekilde yurtlarından uzaklaştırılmışlardır.

Ahıska Türkleri II. Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği vatandaşı olarak asla ülkelerine ihanet etmediler. Ahıska’da yaşayan Türklerin önemli bir bölümü köylerde yaşamaktaydı. Böyle olunca Stalin’in almış olduğu Türkler, Kürtler ve Hemşinliler’in sürgün edilmeleri kararı sosyalist ideoloji ile bağlantılı değildir. Çünkü onların burjuva sınıfı ile bir ilgileri de yoktu. Stalin kendi ülkesi olan Gürcistan’da homojen bir Gürcü nüfus çoğunluğu oluşturmak için bu kararı almıştır. Ortada açık bir etnik temizlik kararı vardır. Söz konusu karar 31 Temmuz 1944 tarih ve 6279 sayılı kanun ile uygulamaya konmuş ve yaklaşık 17.000 aile[3] bu kanun çerçevesinde Orta Asya bozkırlarına sürgün edilmiştir.

Yaklaşık bir ay süren insanlık dışı koşullardaki nakil koşulları Ahıska Türklerinin nüfuslarının önemli bir bölümünün yok olmasına yol açmıştır. Bu bağlamda SSCB rejiminin işlediği bu insanlık aleyhine işlenmiş suç tarihte bir kara sayfa olarak yerini almıştır.

Ahıska bölgesinde yaşayan Türkler hiç bir şekilde düşmanla işbirliği yapmamışlardır. Bilindiği gibi Türkiye savaş boyunca tarafsız kalmıştır. Hatta savaşın sonlarında SSCB’nin de bulunduğu ülkelerin yanında yer almıştır. Türkiye SSCB ile aynı tarafta yer aldığına göre Ahıska Türklerinin yabancı bir ülkeyle işbirliği yapmaları bir olasılık dahi değildi. Bu nedenle Ahıska Türklerinin sürgün edilmeleri onların Türk ve Müslüman olmalarıydı. Ayrıca Stalin’in etnik köken bakımından Gürcü olmasını da göz ardı etmemek gerekir. Hatta en önemli faktör Stalin’in Gürcistan’da homojen bir Gürcü nüfus çoğunluğu oluşturma amacıydı.

Türkler Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, SSCB başta olmak üzere bir çok ülkede azınlık durumuna düşmüşlerdir. Fakat hiçbir ülkede yıkıcı ya da bölücü faaliyetlere girmemişlerdir. Yaşadıkları ülkenin kanunlarına saygı göstererek o topluma faydalı olmaya çalışmışlardır. Ahıska Türkleri de tamamen bu şekilde davranmışlardır. Ne var ki dünya tarihinin gördüğü ender diktatörlerden olan Stalin bu masum halka inanılmaz bir eziyet ve yok etme politikası uygulamıştır. Stalin’in uyguladığı bu insanlığa karşı suç eyleminin sonuçları hala devam etmektedir.

Ahıska Türklerinin maruz kaldıkları haksızlıklar sadece 1944’te vatanlarından koparılmaları değildi. Ahıska Türkleri 1989’da Özbekistan’da da haksız bir kıyıma uğramışlardır. Bu kıyımın nedenlerinden biri onların yaşadıkları bölge halkından sayılmamalarıydı. Ahıska Türkleri kendi vatanları olan Gürcistan’ın Ahıska bölgesinden uzakta ve vatansız bir halk olarak bulundukları diğer ülkelerde de benzeri haksızlıklara maruz kalmaktan haklı olarak endişe etmektedirler.

Ahıska Türklerinin yurtsuz kalmalarından dolayı içinde bulundukları çaresiz duruma ilk olarak Türkiye Devleti ilgi gösterme gereği duydu. Çünkü Ahıska bölgesi 19.yüzyıl ortalarına kadar bir Türk torağıydı. Burada yaşayan Türkler antlaşmalar çerçevesinde Rusya’ya terk edilmişti. 1992’de çıkarılan 3835 sayılı Ahıska Türklerinin Kabulü ve İskânına Dair Kanun çok küçük bir grubun Türkiye’ye getirilmesi ile sınırlı kalmıştır. Sorunun bu şekilde çözülmesi zaten olanaksızdır. Çünkü Ahıska Türkleri koparıldıkları kendi yurtlarına dönmek istemektedirler. Bu sorunun doğrudan muhatabı Gürcistan devletidir. Çünkü bu insanlar henüz Türkler Anadolu’da yokken bile Ahıska bölgesinde yaşamaktaydılar.

Avrupa tarihi II. Dünya Savaşında başka ulusların yok edilmelerinin ve sürgün edilmelerinin en acı örneklerine tanıklık etti. Ancak Ahıska Türkleri bütün bunlardan daha büyük bir acıya maruz bırakılmışlardır. Çünkü bir yandan erkeklerini orduda savaşta SSCB için kurban verirken geride kalan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar da aynı devirde sürgüne tabi tutulmuşlardır. Ahıska Türkleri böyle bir cezayı hak edecek hiçbir şey yapmamışlardı. Masum bir halkın sürgünle uğradıkları haksızlığı gidermek için çağdaş dünyanın geç de olsa ilgilenmeye başlaması bu haksızlıkların giderilebilmesi yönünde umutlanmakta cesaret verici nedendir.

Gürcistan Devleti Avrupa Konseyi ile olan diyalogu nedeniyle Ahıska Türklerinin geri dönüşüne ilişkin bir yasa çıkarmakla olumlu bir adım atma eğiliminde gözükmektedir. Bununla beraber yasaya ilişkin bazı ciddi tereddüt noktalarına dikkat çekmek zorunludur.

IV-Geri Dönüş Yasasındaki Engellerden Bazıları
A-İsimlendirme Sorunu

Gürcistan Devletinin hazırladığı “20. Yüzyılda Sovyet Rejimince Gürcistan’dan Sınır Dışı Edilen Kişilerin Memleketlerine Geri Gönderilmesi” adını taşıyan bu kanunun isminde bir  eksiklik söz konusudur. Bütün dünyada azınlıkların haklarının korunması ve özen gösterilmesi lehine bir gelişme yaşanmaktadır. Oysa bu yasa 1944’te yurtlarından kopartılan halkları anonimleştirmekte, onları isimlerinden bile mahrum bırakmaktadır. Dünya tarihinin gördüğü en acımasız diktatörlerden biri olan Stalin bile Ahıska Bölgesinden sürgün edilenleri kendi ulusal ve etnik isimleri ile adlandırmıştı.

Sürgün edilen halkların adları Türk, Kürt veya Hemşin’di. Bu nedenle yasa bu üç ulusun da adlarını içermeliydi. Çünkü onlar Türk, Hemşinli veya Kürt oldukları için sürgün edilmişlerdir. Her üç halkın da ortak özelliği Müslüman olmalarıydı. Yasada bu anlamda bir vurgulama bile yoktur. Belki bu husus şekli bir sorun olarak görülebilir. Fakat kanunun hemen her maddesinde bu inkarcı yaklaşımın izleri görülmektedir. Hiçbir haklı gerekçesi olmayan sürgünün sonuçlarının manevi bakımdan da ortadan kaldırılması için kanunda bu halkların isimleri açıkça zikredilmeliydi. Bu nedenle Kanunun 4. maddesinde yer alan ayrımcılık yasağı büyük bir anlam taşımamaktadır.

4.maddede üstünkörü yer alan ayrımcılık yasağı gene taslağın 6/II.hükmü ile ihlal edilmektedir. Söz konusu maddeye göre Gürcistan’a dönmek için başvuranlar isim ve soy isimlerini değiştirdikleri takdirde onlara vergi muafiyeti uygulanacaktır.

SSCB döneminde etnik ve ulusal gruplar kendi ad ve soyadlarını almaktaydılar. O dönemde alınan ad ve soyadlarını halen Gürcüler de kullanmaktadırlar. Vatana geri dönmek için başvuran Türklerden isim ve soy isimlerini değiştirmelerini dayatmak onlardan dolaylı olarak dinlerini ve milliyetlerini terk etmelerini talep etmektir. Yani isimler Gürcüce’ye ve din olarak Hıristiyanlığa geçiş dayatması yasa tasarısının 6/II hükmünden kolayca anlaşılmaktadır. Arzu eden bir birey elbette ismini veya dinini terk edebilir. Ancak bu yönde bir düzenlemeye geri dönmeyi mümkün kılacağı iddia edilen bir yasa tasarısında yer verilmesi bu yasanın bir “geri dönmeyi engelleyen, Avrupa Konseyi ve dünya kamuoyunun gözlerini boyama amacı güden” bir manevra olduğunu göstermektedir.

Gürcistan devleti son yıllarda Acaristan Müslümanlarını zorla kiliseye kaydetmekte ve Hıristiyanlaştırmaktadır. Bu duruma sessiz kalan bütün devletler başta Türkiye olmak üzere manevi sorumluluk altındadır. Bu duruma sessiz kalınması aynı projenin vatana dönüş için çareler arayan Ahıska Türklerine de uygulanabileceği zehabı uyandırmıştır. Ancak bu tür uygulamalar kalıcı olamazlar ve bu rejimler Bulgaristan örneğinde olduğu gibi başarısızlığa mahkumdur.

Gürcistan Devleti 1999’da Avrupa Konseyine kabul edilebilmek için vermek zorunda olduğu Ahıska Türklerinin geri dönüşlerini sağlama yükümlülüğünü yerine getirmemek için oyalama taktiklerini terk etmelidir. Bir taahhüdü yerine getiriyormuş gibi görünerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ağır ihlal ile sonuçlanacak din ve isim  değiştirme gibi dayatmalar insanlığa ve Gürcistana hiçbir şey kazandırmayacaktır. Fakat çok şey kaybettirebilir.

B-Geri Dönme Hakkı Tanınmayanlar

Kanunun 5.maddesinde dönüş hakkından yararlanamayacaklar belirlenmektedir. Bir ülke bazı haklı sebeplerle belli özellikte kişileri sınırlarından sokmayabilir ve bu bir ölçüde isabetli de görülebilir. Fakat unutmayalım ki Ahıska Türkleri Sovyet vatandaşı statüsündeyken teorik olarak başka bir cumhuriyete girmekten alıkonulmaları söz konusu değildi. Ancak söz konusu 5.madde hükmü keyfi uygulamalara müsaittir.

Yasa taslağının özellikle 5/(c)  bendinde yer alan “Gürcistan’ın ulusal güvenliğine karşı eylemde bulunanlar” ibaresinin nasıl yorumlanacağı duraksamaya yol açabilecek bir düzenlemedir. Örneğin Gürcistan’ın resmi politikası ile örtüşmeyen görüşleri savunan Ahıska Türkleri derneklerine mensup kişiler Gürcistan aleyhine faaliyette bulunmakla suçlanabilir. Böyle bir yorum söz konusu kanunun ne kadar zayıf bir temele dayandığını göstermektedir. Hepimiz Gürcistan’daki bazı çevrelerin Ahıska Türklerini bu kimlikle kabul etmeye yanaşmadıkları bilinmektedir. Konuyu böyle yorumlama halinde vatana dönüş amacıyla çalışan derneklere üye herkes bu tarzda suçlanabilirler. Öyle ya Gürcü olduğu öne sürülen bir grubun Türk olduğunu ısrarla vurgulamak pek ala Gürcistan Devleti aleyhine bir faaliyet olarak nitelenebilir. Yasa taslağının satır aralarında bu olumsuz atmosferi hissetmek her zaman mümkündür.

C-Ahıska Türklerinin Yabancı Sayılması

Dönüş Yasasının 6. maddesi vatandaşlık elde etmek ve böylece Gürcistan’a dönmek isteyenleri Gürcistan Vatandaşlık Kanunu çerçevesinde Gürcü vatandaşlığı talebinde bulunan yabancılarla eşit statüde değerlendirmektedir. Bir ülke kendisine başvuran bir yabancıyı vatandaşlığına alıp almamakta takdir yetkisine sahiptir. Ahıska’ya dönmek isteyenlerin bir yabancı olarak nitelenmeleri bu yasanın, somut bir netice vereceği konusundaki ümitleri daha da azaltmaktadır. Unutmayalım ki burada hiçbir kusuru ve günahı olmadığı halde ülkesinden koparılan bir kitle söz konusudur. En azından Ahıska’dan sürgün edilenler yalın bir şekilde bir yabancı olarak nitelenmemeliydiler.

Yasanın 6/I(f) bendinde Gürcistan vatandaşlığına alınanların ancak kendilerine gösterilen bölgede yaşamaları koşulu ile vatandaşlığın sağladığı haklardan yararlanabilecekleri ifade edilmektedir. Bu hükmün iyi niyetle uygulanabilmesi ancak geri dönenlerin kendi topraklarına yerleşmeleri halinde mümkün olabilir. Küçük gruplar şeklinde Gürcistan’a serpiştirme halinde ciddi olumsuzluklar yaşanacaktır. Yerli halkın baskıları ile karşılaşan bir yerleşimci bu bölgeyi terk etmeye mecbur kalma halinde geri dönenler bu yasanın sağladığı imkanlardan kendi kusurları olmadığı halde mahrum kalacaktır.

D- Dönüş İçin Başvuru İşlemleri

Yasa taslağının asıl önemli ve çetrefilli bölümü 7-11 maddelerden oluşan üçüncü bölümdür. Taslağın 7. maddesinde başvuru için bir çok belge ibrazı öngörülmektedir. Fakat yasa yapma tekniği açısından başvuran şahsın sadece sürgün edilen aileden gelmekte olduğunu gösteren bir belgenin aranması yeterli sayılmalıydı. Yasanın 7/IV hükmü başvuran kişinin “entegrasyona yardımı olacak belgeleri” varsa bunları da ekleyebileceği ifade edilmektedir. Bundan kastın ne olduğu açık değildir. Burada, başvuranların dinlerinin mi öğrenilmek istendiği kuşkusu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Daha açık ifade etmek gerekirse, geri dönmek isteyenlerden dinlerini veya isimlerini yeniden gözden geçirmeleri vaadi mi alınmak istenmektedir? Bu durum 6/II. Maddede yer verilen isim ve soy ismi değiştirmeye dönük düzenlemenin hiç de masum bir kural olmadığını bir kez daha göstermektedir.

Başvuruya aday kişilerin veya babaları ve annelerinin Gürcistan’da daha önce gayrı menkulleri ve evleri vardı. Onların ekonomik bakımdan entegrasyonları malları kendilerine iade edildiği takdirde bir beklenen “entegrasyon” gerçekleşecektir. Çünkü Ahıskalılar nerede olursa olsunlar çalışkanlıkları ve dürüstlükleri ile tanınan bir halktır. Ancak burada kast edilen dinsel bakımdan entegrasyondur ve bu durum medeni dünyaya açıklanmalıdır.

Tasarının 8 ve 9. maddeleri de yasa tekniği bakımından karmaşık ve lafzi yorum halinde kötüye kullanılmaya müsait kolaylıkları uygulamacılara fazlasıyla bahşetmektedir. Esasen yasa taslağı Ocak 2007 itibariyle henüz Gürcistan Parlamentosunda onaylanmış değildir. Onaylandıktan sonra da uygulama esaslarının hükümetçe belirlenmesi için altı aylık bir süre öngörülmektedir. Yani tasarı yasalaşırsa ilk başvurular ancak 2007 yılının ikinci yarısında gündeme gelebilir. Yasa 2011’e kadar yürürlükte kalacağına göre 1999’dan beri alınan mesafe yok denecek ölçüdedir. Çünkü henüz yasa tasarısı onaylanarak yürürlüğe bile girmiş değildir.

Tasarının 10/II hükmü bütün bu dolambaçlı işlemler başarı ile tamamlansa bile şayet dönmek isteyen kişi kendisine gösterilen iki adresten birini beğenmezse “dönüş işlemi 6 ay ertelenir” demektedir. Zaten en fazla 3,5 yıl yürürlükte kalacak bir yasada bu tür hak kullanmayı durdurucu kurallara yer verilmesi bu yasanın ülkesine dönmek isteyen mağdurlara çok fazla bir şey vaat etmediğini göstermektedir.

10/III. madde  hükmüne göre kendisine ikinci kez yer teklif edildiği halde yerleşmesi istenilen bölgeyi yeniden reddeden başvurucunun oturacağı yeri kendi imkanları ile temin edebileceği ifade edilmektedir. Yasa yürürlüğe girer girmez başvuran biri en iyi ihtimalle bu noktaya ancak yaklaşık iki buçuk yıllık bir süre geçtikten sonra  ulaşabilir. Uzun yıllardır ülkesine giremeyen ve bir bakıma uzak kalmaktan dolayı yabancılaşan birinin kendi imkanları ile nasıl bir yerleşme olanağı elde edebileceğini ilgililere sormak gerekir.

Tasarının 11.maddesi Gürcistan’a dönüş yapanların burada yaşamaya devam edebilmelerini adeta “pamuk ipliğine” bağlamaktadır. Zira “suç işlediği iddia edilen” bir kimse dönmekten alıkonulabilecek veya dönmüş olsa bile bu haktan mahrum bırakılabilecektir. Böyle bir erteleme kararı için muhatap kimsenin soyut olarak bulunduğu ülkede suç işlemekle itham edildiğinin gayrı resmi olarak öne sürülmesi bile yeterli olacağa benzemektedir. Bir “iddianın” bile dönüş işlemlerini askıya almaya imkan tanıması her türlü zorlama ve yolsuzluğa kucak açmaktadır. Belki de bu yasa taslağının en olumsuz maddesi budur. Çünkü isimsiz bir mektup bile zaten 60 yıldan beri vatansız kalan bu halkın daha da sömürülmesi ve insanlık onuru ile bağdaşmayan tutumlarla karşı karşıya kalmalarına yol açabilecektir.

11.madde dönüş hakkının askıya alınması için pek çok başka neden saymaktadır. Örneğin başvuran kişi ölürse onun çocuklarının yeniden mi başvurması gerekir gibi pek çok soru bu madde bağlamında akla gelen soru işaretlerindendir.

E-Dönüş Yapacakların Kotaya Tabi Tutulmaları

Yasanın 12.maddesi Gürcistan parlamentosunun her yıl bir dönüş kotası belirleyeceği öngörülmektedir. Tespit edilen miktarda bir dönüşe izin verileceği anlaşılmaktadır. İlk bakışta bu düzenleme makul görünebilir. Çünkü geri dönenlerin yaşayacakları sorunların üstesinden gelmek için bir planlama gereği vardır. Fakat 1999’dan beri  alınan mesafe cesaret kırıcıdır. Sadece 3,5 yıl uygulanacak bir yasaya bu tarz kısıtlamalar konması bu yasanın daha baştan itibaren ölü doğduğunun kanıtıdır. Anlaşılan odur ki yasak savmak kabilinden belki birkaç bin kişi sıkı bir inceleme sonucu belki kabul edilecektir. Ancak 4 yıl içinde yaklaşık 300.000 kişiden oluşan bir nüfusun dönüşüne bu kota anlayışı ile izin verilebileceği şüphelidir. Unutulmamalıdır ki Ahıska’dan haksız olarak sürgün edilenler birkaç saat içinde yaşadıkları yerlerden kopartılmışlardı. Bu nedenle kota uygulaması her şeyden önce sürgüne maruz kalanları derinden yaralamıştır.

Yasanın 15.maddesi bu düzenlemenin uygulamaya geçmesinin ancak Temmuz 2007 de mümkün olabileceğini göstermektedir. Bu, söz konusu yansın sadece üç buçuk yıl uygulamada kalacağını göstermektedir.

V-Ahıska Türklerinin Dönüşünde Rusya Federasyonu ve Gürcistan’ın Uluslararası Sorumluluğu

Ahıska Türklerinin geri dönmeleri uluslararası hukukun ve hakkaniyetin bir gereğidir. Çünkü onlar bu cezayı hak edecek hiçbir kusur işlememişlerdir. Ama 60 yıldan beri vatana dönüşleri engellenmektedir. Bu durumun doğmasına sebep olan zamanın SSCB yönetimi ve Gürcü asıllı diktatör Stalin’dir. Ancak dönüşü engelleyici tutumlar da bir o kadar yadırganan bir davranış olarak görülmelidir. Rusya Federasyonu aleyhine Uluslararası Adalet Divanına başvurulabilir. Çünkü SSCB’nin halefi olarak Rusya Federasyonu haksız yere sürgün edilenlere maddi tazminat ve yerleşim bölgesi göstermek zorundadır.

Vatana dönüşte Rusya Federasyonu ve Gürcistan devletleri doğrudan sorumludur. Öncelikle Rusya Federasyonu SSCB’nin devletler hukuku anlamında halefidir. Böyle olmasaydı Rusya Federasyonu BM’de veto yetkisine sahip bir devlet olarak kabul edilmezdi. Gürcistan ise Türkiye Devleti ile SSCB arasında imzalanan antlaşmalara uymakla yükümlü olduğu için bundan sorumludur. Bilindiği gibi bir ülkeye bırakılan  bölge üzerinde yaşayanların yeni devletin vatandaşlığını elde etmeleri uluslararası hukuk gereğidir. Bu nedenle Gürcistan’ın Ahıska Türklerini yabancı statüsünde görmesi hukuka aykırıdır. Esasen sürgün edilenlerin vatandaşlıkları ortadan kaldırılmış değildir. Bu nedenle Ahıska Türklerinin ülkelerinden uzak kalmaları sadece fiili bir durumdur. Onların Gürcistan vatandaşlığının sorgulanması bir insanlık ayıbıdır.

Gürcistan Devleti dönmek isteyenlere bu olanağı vermek istemese bile Avrupa Konseyine üye devlet olması nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılacak başvurular yoluyla sorumluluğu yoluna gidilebilir. Çünkü SSCB yıkıldıktan sonra devletleştirilen mallar yeniden eski statüsüne dönmüştür. Bir başka ifade ile Ahıska halkı Osmanlı Devleti ve 1917 Bolşevik İhtilali gerçekleşinceye ve hatta 30’lu yıllara kadar ellerinde bulundurdukları ev ve diğer gayrı menkullerini hukuken yeniden elde etmişlerdir. Gürcistan Devleti eski durumun yeniden fiilen tesisini sağlamakla yükümlüdür.

SSCB’nin yıkılması ile eski statü geri dönmüştür. Yani devletleştirilen araziler yeniden özel hukuk mülkiyetine geri dönmüştür. Ahıska Türkleri uluslararası hukuk açısından hem Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurması suretiyle haklarını arayabilme hem de şahıs olarak girişimde bulunma imkanı elde etmişlerdir. Bu durum hem uluslararası hukuk hem de Grücistan’ın 1999’da Avrupa Konseyine verdiği taahhüdün bir gereğidir.

SONUÇ

Gürcistan içinde yer almak istediği uygar ülkeler gibi evrensel hukuk kurallarına ve bilhassa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine saygı göstermelidir. Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları  Sözleşmesine Ek 1952 tarihli Protokolün 1. maddesinde yer alan mülkiyet hakkına gereken özeni göstermelidir. Daha önce bedel ödenmeksizin devletleştirildiği için ortadan kalkan özel mülkiyet hakları Sovyet rejiminin yıkılması ile yeniden doğmuştur. Aksine bir irade ortaya koymayan Gürcistan Devleti ortaya çıkan bu yeni statüye saygı göstermelidir.

AİHM tarafından Türkiye’ye karşı verilen Louzidiou kararı devletlerin özel mülkiyet hakkı karşısındaki konumları hakkında yeterince aydınlatıcıdır. Bu nedenle Gürcistan istemese bile söz konusu gayrı menkuller üzerinde miras yoluyla hak iddia edebilecek herkesin AİHM nezdinde yapacakları başvurulara hazır olmalıdır. Ancak konunun dava süreci yerine makul şekilde çözülmesi daha akılcıdır. Daha da önemlisi adına dönüş yasası denilen bu yasa bir oyalama aracı olarak kullanılmamalıdır.

Gürcistan Devleti haksız olarak Ahıska’dan sürgüne gönderilenlerin arazi ve arsalarını iade etmekle yükümlüdür. Çünkü artık kolektif mülkiyet anlayışı söz konusu değildir. Şayet bu araziler başkalarına dağıtılmışsa geri dönüşte sağlanacak muadili ev ve araziler ile bu haksız durum düzeltilebilir.

Yasa taslağı onlarca engel öngörmekte ve keyfi yorumlanabilecek hükümler içermektedir. Uygar dünya bu tasarının daha uygulanabilir bir niteliğe bürünmesi konusunda Gürcistan’ı teşvik etmelidir. Türkiye de bu bölgenin eski maliki olması nedeniyle manevi bir sorumluluk ile karşı karşıyadır.

Dönüş yasasında Ahıska’ya geri dönecek olanların halen bulundukları ülkede elde ettikleri sosyal güvenlik, emeklilik, sahip oldukları meslekleri icra etmek, tamamladıkları üniversitelerden aldıkları diplomaların geçerliliği gibi hususlara yer verilmemiş olması büyük bir eksikliktir. Çünkü pek çok kimse bu gibi belirsizlikler nedeniyle dönüş konusunda tereddüt yaşayacaktır.

Kanımızca uygulanması halinde sonuç verebilecek bir yasal düzenleme değil uygulanması mümkün olmayan bir yasa ile karşı karşıyayız. Bu nedenle dönüş hakkından yararlanmayı beklemeden bile bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak mümkündür ve makul görünmektedir. Bu anlamda dönmek isteyenlerin bireysel veya grup olarak AİHM’ne başvurmaları uzak bir olasılık olarak görülmemelidir.

Gürcistan devleti geri dönüşleri bu yasayla engellediği takdirde Ahıska’lılar bireysel olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmalıdırlar. Bu konuda dernekler başvuruları organize ederek büyük bir hizmet yapabilirler. Böylece teknik hukuki yardım, başvuru işlemlerinin usule uygun icra edilmesi temin edilebilir. Unutulmamalıdır ki birkaç derneğin başvurusu ile sayısı on binleri bulan şikayetçilerin dünya umumi efkarında uyandıracağı tesir arasında büyük fark vardır.

Son olarak ifade etmeliyiz ki Ahıska Türkleri sadece vatanlarına dönmek istemektedirler. Bu sorunu çözmesi gereken de öncelikle Gürcistan’dır. Türkler yaşadıkları hiçbir ülkeyi bölmeye veya parçalamaya çalışmamışlardır. Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkeler bunun en yakın örnekleridir. Onlar ancak Gürcistan ile Türkiye arasında daha samimi ve dostça ilişkiler kurulmasına birer vesile olacaklardır.


*Doç.Dr. İlyas DOĞAN Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi.
**Arş. Gör. Berat Lale HACIOĞLU Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi- Devletler Genel Hukuku A.B.D. Öğretim Elemanı

[1] Rakamların alındığı kaynak: Muharremi, Robert, “Die Haager Landkriegsordnung und das Verbot von Vertreibung und Deportation”, in: Wilfried Fiedler (Hrsg.), Deportation Vertreibung “Ethnische Säuberung”, Kulturstiftung der deutschen Vertriebenen, Bonn 1999, s.96-98
[2] Zayas, Alfred .M., Die Anglo- Amerikaner und die Vertreibung der Deutschen, C.H.Beck Verlag, München 1978, s. 30-31
[3] Ayrıntılar için bkz. Zeyrek, Yunus, Ahıska Araştırmaları, Ankara 2006, s. 135 vd.