AHISKA ve AHISKA TÜRKLERİ
A.
Ahıska'nın coğrafî konumu
Ahıska şehri, Türkiye'nin kuzeydoğusunda,
Ardahan ilimizle sınır teşkil eden, Gürcistan toprakları içinde yer alan, çok
eski bir Türklük yurdunun merkezidir.
Abastuban,
Adigön, Aspinza, Ahılkelek, Azgur ve Hırtız gibi kasabaları ve bu kasabalara bağlı 200 kadar köyü
vardır.
Ahıska, Türkiye sınırına 15 km. mesafede
bulunmaktadır. Posof Çayının iki yakasında yer alan şehir, karayolu ile Tiflis,
Batum ve Türkiye'ye bağlıdır. Ayrıca batıda Türk sınırının çok yakınına kadar
uzanan bir demiryolu, Ahıska'yı doğudan Tiflis'e bağlar.
Ahıska topraklarının en önemli akarsuyu, Kür ırmağıdır. Batıdan gelip Ahıska'ya
ulaşmadan birleşen Posof ve Adigön çayları, şehrin doğusunda Kür
ırmağına karışır ve Hazar Denizi'ne
doğru akarlar. Yer yer düzlükler görülmekle beraber dalgalı bir yapıya sahip
olan Ahıska toprakları, sulak ve tarıma elverişlidir. Posof'ta olduğu gibi
buralarda da yaylacılık geleneği vardı. Ormanlık tepelerin aralarındaki yüksek
ve bol otlu vadilerde hayvancılık yapılırdı.
Çam ormanlarıyla kaplı dağlar arasındaki
dar vadide kurulmuş olan kaplıcalı Abastuban, görülmeye değer tabiî
güzelliklere sahiptir. Ahıska yakınındaki linyit yatakları da işletilmektedir.
Bugün sakinleri orada yaşamayan Ahıska ve
çevresinde nüfus da seyrek, hatta ıssız hâldedir. 1944 sürgünüyle boşaltılan
köylere, zorla veya zaruretle gelenler dışında nüfus hareketlenmesi olmamıştır.
Bölgeye iskân edilmek istenen Gürcüler gelmediği gibi, kasabalara da sadece
Ermeniler yerleşmiştir. Buralarda resmî kişilerden başka Gürcü varlığından söz
edilemez.
1828'de 50.000 olan şehir nüfusu, 1887'de
13.265'e düşmüştür. Günümüzdeki nüfusu 24.650'dir.
B.
Ahıska'nın kısa tarihi
1. Eski çağlar
Ahıska ve çevresi, çok eski devirlerden beri, insanların
topluluk hâlinde yaşadığı bir bölgedir. Milâttan önceki çağlarda Hurriler,
onları takiben Urartular, Kimmerler ve Sakalar buralara hakim olmuşlardır.
Yukarı
Kür ve Çoruh boylarıyla Ahıska bölgesinin Türklük tarihi, çok eski asırlara
dayanmaktadır. Son Kıpçakların, Gürcü Kralının davetiyle gelip yerleşmesinden
yüzyıllarca evvel buralarda Kıpçak ve Bun-Türklerin yaşadığına dair ciddî
haberler vardır. Doğu seferine çıkan Makedonların ünlü kralı İskender, MÖ. IV.
yüzyıl sonlarında Kafkasya'ya geldiğinde, ona karşı çıkan kuvvetli bir Türk
varlığının olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar, Kıpçak
ve Bun-Türk adıyla anılmaktadır.
Kun
akınları sırasında batıya doğru sürülen Alan unsurları, bu bölgeye
gelmişlerdir. Romalıların Güney Kafkasya'ya hakim olmasıyla, Alanlar da
geldikleri ülkeye, Kuzey Kafkasya'ya dönmüşlerdir.
Bölge,
VI. yüzyılda İranlılar, Hazarlar ve Bizanslılar arasında el değiştirdi.
Hazarlar, Kafkasya coğrafyasında çok büyük rol oynamışlardır. XX, yüzyıl
başlarına kadar varlığından haberdar olduğumuz anadili Türkçe olan, aralarından
âşıklar yetişen ve halk tarafından çufut
denilen Musevî unsurunun, Hazar hatırası Karaimler
olduğu söylenebilir.
Bugün
Rus ve Gürcü kaynaklarında Mesketya adıyla anılan Ahıska bölgesinin eski
sakinleri kimlerdi? Bu soruya çok net cevap bulmak zor olsa da, milâttan önce
İskender'in seferinde buralarda Türk unsurlarının yaşadığına dair kuvvetli
haberler vardır. Mesketya adının da, buralarda yaşamış eski bir kavim olan
Meshlerden kalmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu kavmin menşeini kesin olarak
belirlemek zordur. Bununla birlikte şu görüşler ileri sürülebilir: Meshler, Nuh
Nebi oğlu Yafes'in oğlu ve Oğuz'un pederi Mesek'ten gelen Masagetlere dayanır.
Meskler, Kartvel (Gürcistan)
güneyinde yaşamış Gogarlı (İskit) ve
Turanî yerli Hristiyan halktır.
Meshlerin Gürcü olduğunu iddia edenlerin
de kesin kaynağı yoktur. Ahıska'nın Rustav köyünde dünyaya gelmiş olan ünlü
şair Şota Rustaveli, "Üstadım Genceli
Nizamî'dir" demiş ve eserinde tamamen İslâmî motifler kullanmıştır. Şair
Rustaveli'nin ad ve soyadının Gürcü isim kalıplarında görülen -vili, -dze gibi ekleri almaması da
dikkat çekici bir husustur. Dilinden başka Gürcü kültürüyle ortak noktaları
bulunmamaktadır. Bu
kavim, muhtemelen Hitit, Asur ve Sümerler gibi kayıp bir topluluktur.
Ahıska bölgesinden sürgün edilen Türk
unsuru, Mesh değildir. Bu topluluğun, Kıpçak hâtırası olduğu artık
kesinleşmiştir. Eski
çağlarda Kıpçak Türkleriyle birlikte bu bölgede yaşadığı anlaşılan Meshler,
Kıpçakların yahut Kartvellerin arasında erimiş olmalıdır. Zira
Kartvel/Gürcüler, küçük bir millet olmasına rağmen, dünyada emsali az görülecek
derecede ırkçı bir yapıya sahiptirler. Ele geçirdikleri yerde ilk başvurdukları
yol, yerli halkın isimlerini değiştirmektir. Bunun en son örneği, 1919 yılında
işgal ettikleri Posof'ta görülmüştür.
Makedonyalı İskender'in, Kafkasya'ya
geldiği sıralarda buralarda Kıpçak ve Bun-Türk unsurları yaşamaktaydı. Bu
bilgi, batılı kaynaklarla birlikte Gürcü kaynaklarında da geçmektedir.
Fransız bilgini
Brosset, Bun-Türklerin Turanlı olduğunu bildirmektedir.
Gürcü dil bilgini Marr ise, Bun-Türk'ün "otokton/yerli
Türk" anlamına geldiğini yazmaktadır.
Bu bilgiler, Çoruh ve Kür boylarında, dolayısıyla Kafkasya'da, Türklük
tarihinin, ne kadar eskilere gittiği konusunda kesin bir fikir vermektedir.
2.
Kıpçaklar ve Atabek Hükûmeti
Kıpçaklar, 1068'de Rus knezlerinin
müttefik kuvvetlerini yenerek güney Rusya sahasına yerleştiler. 1080'lerde
Balkaş gölünden Tuna nehrine kadar uzanan topraklara Kıpçak Eli/Komania
deniliyordu.
Kıpçakların bir
kısmı Kırım'da yerleşirken diğer bir
kısmı da daha güneye, Kafkaslara doğru indiler. Kıpçak Eli'nde daha sonraları
Altunordu devleti kurulmuştur.
Gürcü Kralı II.
David, Selçuklulara ve İranlılara karşı savaşacak ordusu olmadığından, Kıpçak
Türklerini ülkesine davet etti (1118-1120). Azak Denizi doğusu ve Kafkaslar
kuzeyinden gelen 45.000 Kıpçak ailesi, Çoruh-Kür ırmakları boylarına
yerleştiler ve güçlü bir ordu kurdular.
Gürcistan, bu ordu sayesinde canlandı hatta Tiflis'i Selçuklulardan geri alarak
topraklarını Erzurum yakınlarına kadar genişletti.
Zamanla
Gürcistan'da Kıpçak/Kuman unsuru arttı. Bu topraklara yerleşen ve Gürcülerle
din birliği bulunan Kıpçak Türkleri, devletin ordu, siyaset ve maliyesinde çok
etkili konuma geldiler. Zamanla güçlenen Kıpçak Atabekleri, 1267 yılında
Tiflis'e baş kaldırarak bağımsızlık mücadelesi verdiler. Onların bu faaliyeti
İlhanlı Hükümdarı Abaka Han tarafından da desteklendi. Bugün Posof'ta
kalıntıları bulunan Cak/Caksu kalesi onların hatırasıdır.
Atabek Ailesinin
siyasî faaliyetlerinden Gürcü kaynakları bahsetmektedir: Gürcistan'a gelen
Moğollara karşı savaşmak üzere 1266
tarihinde Tiflis'e giden Kıpçak Beyi Caklı Sargis, Gürcü Kralı David tarafından
tutuklandı. İlhanlı Kağanı Abaka Han, David'den Sargis Beyi serbest bırakıp
kendi yanına göndermesini istedi. Sargis Bey, Abaka Hana, artık Gürcü
yönetiminde yaşayamayacaklarını ve bağımsız olmak istediklerini bildirdi.
Böylece Abaka Hanın desteğini alan Atabek ailesi, Gürcistan'dan ayrı bir
hükûmet oldu.
Ahıska Atabekleri
hükûmet olduktan sonra Osmanlı Devleti ile iyi münasebetler kurmuşlardır.
1500/1516 yıllarında Artvin, Ardahan, Ahıska Beyi olan Kıpçak Atabeki Mirza
Çabuk, 1508'de Trabzon Sancak Beyi Şehzade Yavuz Selim'e kendi askeriyle
öncülük etmiş; Batı Gürcistan'ın Osmanlı'ya itaatini sağlamıştır. 1514'te
Çaldıran Seferi'nde de Osmanlı ordusuna sefer sırasında, sürülerle etlik koyun,
yüzlerce yük yağ, bal ve un vererek yardımcı olmuştur. Onun bu siyaseti, Gürcü
kaynakları tarafından eleştirilmektedir.
Atabek Hükûmeti,
310 yıl yaşamış, Anadolu'nun en uzun ömürlü Türk Beyliğidir.
Osmanlı fethinden sonra 1595 yılında
yapılan sayım sonucu hazırlanan Ahıska Tahrir Defteri'ndeki vergi mükellefi
köylü isimlerinden bölge halkının Türklüğü açıkça anlaşılmaktadır: Arslan, Ayvaz, Bayındır, Bekâr, Çabuk,
Devletyar, Elaldı, Elalmaz, Emirhan, Gökçe, Kanturalı, Korkut, Murat, Nuraziz, Pirali, Şahmurat, Temür, Ülkmez, Yaralı, Yusuf...
MÖ. VIII. ve VI. yüzyıllarda Kafkasların
kuzeyinden güneye geçip Yukarı Kür ve Çoruh boylarına yerleşerek 300 yılında
Hristiyan olan Kıpçaklara İlk Kıpçaklar;
bu bölgeye XII. yüzyılda gelenlere de Son
Kıpçaklar denilmektedir.
Bu bilgiler, Ahıska ve çevresinin, ne
kadar eski bir Türklük tarihine sahip olduğunu göstermesi bakımından fevkalâde
önemlidir.
XVI. yüzyılın başlarında Ahıska Atabekleri
Hükûmetinin sınırları Azgur'dan Kars, Artvin, Tortum, İspir ve Erzurum'a kadar
uzanıyordu. Bugünkü halk kültüründen de anlaşılıyor ki, Ahıska Türkleri ile Posof, Ardahan, Artvin, Ardanuç, Şavşat,
Yusufeli, Tortum, Narman ve Oltu halkı aynı köktendir.
Bu bölgede Ortodoks-Hristiyan Kıpçak
Atabeklerinden kalan dinî yapılara Gürcüler sahip çıkmakta, bölgeyi de eski
toprakları olarak tanıtmaktadırlar.
Bu bilgilerden Ahıska ahalisinin bölgenin
otokton/yerli halkı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yoksa birilerinin ikide bir
gündeme getirdiği gibi "Osmanlıların, Konya'dan, Yozgat'tan ve Tokat'tan
götürüp yerleştirdiği halk" değildir. Esasen bilimsel hiçbir dayanağı olmayan
bu safsatanın kimin tarafından ortaya atıldığı merak konusudur. Bu safsata, bir
halkın tarihî yurdunu elinden almakta, bu yerli halkı sonradan gelmeler
kategorisine koymaktadır ki kabul edilmesi imkânsızdır. Bu, olsa olsa
Ahıskalılara vatan kapılarını açmak istemeyen çevrelerin ortaya attığı bir
yalan olabilir. Halbuki tarih, yalan ve safsata üzerine değil belgeler üzerine
kurulur.
5 Ağustos 1578'de Ardahan
kalesi güneyindeki ovada konan Serdar Lala Mustafa Paşa, buradan yolu
üzerindeki beylere ve hakimlere birer mektup göndererek Osmanlı ordusuna
bağlılık bildirmelerini istedi. Bununla ilgili olarak eski bir kaynakta şu ifadeler vardır:
"Altunkala nâm hisâra bir Hatun (Kıpçak Atabekleri Melikesi Dedis İmedi)
zabt u tasarruf ederdi. Yarar yiğit oğulları varidi. Ol vilâyetlerin
Küffârlarını, anlar zapt ederlerdi. Küffâr-ı hâkisârın Beylerine Serdâr Mustafa
Paşa, Kal'a-i Ardahan'dan kalkmazdan mukaddem bir âdem gönderüp, demişler idi
ki, sen ki Altunkala sâhibi olan Manuçahr'sın. Sana ma'lûm ola ki, ben ki Rûm
Pâdişâhı'nın bir ednâ Vezîriyim. Üşde yüz elli bin İslâm 'askeriyle üzerüne
geldim. Eger gelüp, Dîn-i İslâm Pâdişâhı'nın çerisine istikbâl edüp, mütâba'at
ve mürâca'at edersen, biz dahi, senin hâline münâsib ve şânına mülâyim ri'âyet
edelim. Eger 'inâd ve muhâlefet edüp, serkeşlik edersen, üş üzerine varurum. Ve
Ellerüni, Vilâyetlerüni yıkup, yakup, harâb ederim. Ve 'Asker-i İslâm, üzerüne
varup, bir mıkdâr emek ve zahmet harc edüp, nâ-çâr olduğın vakit, havfa gelüp
mütâba'at edersen, kat'â özrün ve bahânen makbûlüm degildir. Hemân seni sene
gerek ise, ta'cîl gelüp, Dîn-i İslâm'a tâbi' olasın. Ve Elüni ve Vilâyetlerüni
bize teslîm edesin, deyü (haber)gönderildi."
Ordu Ardahan'dan
hareket ederken, Ardahan Sancak Beyi Abdurrahman ile Bayburt Alaybeyi Bekir
Beyler, kendi askerleriyle Ulgar dağını aşıp Posof merkezi Mere ve Ahıska
yolundaki Vale kalelerini teslim aldılar. Ertesi günü (9 Ağustos 1578) Ahıska, Tümük, Hırtız, Çıldır ve Ahılkelek kaleleri
de fethedildi.
Ordu, Tiflis
istikametinde yürürken, Safevî Tokmak Han, büyük bir kuvvetle birlikte gelip,
Çıldır Gölü kuzeybatısında Osmanlı ordusunu pusuda bekledi. İki ordu arasında yapılan
savaşta, Safevî ordusu büyük kayıplar vererek geri çekildi. Tarihe Çıldır
Meydan Muharebesi adıyla geçen bu savaş, Osmanlı ordusunun zaferiyle
sonuçlandı.
Zaferin ertesi günü
(10 Ağustos 1578), beş altı bin
askeriyle Atabek Manuçahr Bey, Serdar'ın otağına törenle gelerek itaatini arz
ve Altunkala'nın anahtarlarını teslim etti. Müslümanlığı kabul ederek II.
Atabekli Mustafa Paşa adını aldı. Önce Sancakbeyi sonra da Çıldır/Ahıska
Beylerbeyi oldu. Çevredeki 32 kale de Osmanlı ülkesine katıldı. Manuçahr'ın
Yusuf Paşa adını alan kardeşi Greguvar/Gorgor'a da Oltu Sancakbeyliği verildi.
Hammer, bu tarihî
olayı anlatırken, "Manuçahr, itaatnâme
göndererek hükûmetinin kabul edilmesini diledi. Bununla ilgili taahhütnâme
istedi. Lala Mustafa Paşa, onun isteklerinin bir kısmını kabul etti. Kendisine
Azgur'u, kardeşi Greguvar'a Oltu sancağını ve annesiyle diğer kardeşine de
timar ve köyler verdi." demektedir.
Böylece Altunkala
Atabekliği topraklarının fethi tamamlanarak tahririne başlandı. 1578 güzünde
merkezi Ahıska şehri olan ve adını
Lala Paşanın zafer yerinden alan Çıldır
Eyaleti kuruldu. Kür ırmağı başlarında ve Çoruh boyundaki eski Atabek Yurdu
bölgeleri de buraya bağlandı.
Zaman zaman Akkoyunlu, Karakoyunlu ve
Safevî nüfuzu altında kalan Ahıska Atabeklerinin toprakları, Lala Mustafa Paşa
ve Özdemiroğlu Osman Paşanın Kafkasya
Seferi sırasında, Safevîlerden alınarak Osmanlı ülkesine katıldı (1578). Ahıska şehri, yeni kurulan Çıldır
Eyaleti'nin başkenti oldu.
Bütün Türk boyları
gibi bu bölgenin Türk ahalisi de, Osmanlı fethini müteakip gönüllü Müslüman
oldu. Bu tarihî gerçeği kabul etmeyen bazı Gürcü kalemleri, her fırsatta "zorla İslâmlaştırma"dan bahsederler.
Bunlardan birisinin kullandığı ifadeler şöyledir: "17. yüzyılda Muhammed'in dininin zorla kabul ettirilmesinin yanı sıra,
bölgeye yoğun bir şekilde Türkler ve diğer milletler zorla ya da isteyerek
yerleştirilmiştir. 19. yüzyılda Rus imparatorluğunun sınırlarına ve ilgi
alanına giren bu topraklara, Türkler tarafından Erzurum'dan acımasızca göç
ettirilen Ermeniler, Cavakheti yaylasına yerleştirildiler."
İslâm dininin zorla
kabul ettirilmesi iddiası, tarihî gerçeklere uymayan bir iftiradır.
Evliya Çelebî Seyahatnamesi'nde Ahıska
Kal'ası
Evsaf-ı
Kal'a-i Kadîm-i Azğur: Şerefname Tarihi'nin kavlince Gürcistan'da
ilk bina olunan kal'a budur. Büyük İskender'in binasıdır. Azim, çar köşe
hârâsının vaziyeti İskender binası olduğunu gösterir. Murabbau'l-şekl köhne bir
kal'adır. Gürcistan toprağında Ahıska hududunda niyâbetdir. Kıbleye nâzır bir
kapusu var. Ağası hâkimdir. İkiyüz kadar askeri var. Câmii, han ve hamamı,
kırk-elli kadar dükkânı var. Dilîri, bağ ve bağçesi çokdur (s. 319)
Ahıska
Kal'asının Eşkali: Buradan
(Kutayıs'tan) kalkarak mahsûl-dâr yerler içre giderek Ahıska'ya vardık. Buranın
adı Ahısha ise de bu lafzı, dört çevresinde bulunan akvam kendi
lehçelerince söylerler. Meselâ: Ahaska, Aherkaska, Aksaka... Fakat
Defterhane-i Padişahî'de "Çıldır Eyaletine Mutasarrıf Filân Paşa" deyü tahrîr
olunur. Kal'anın ilk bânisi Nûşirevân'dır. Nûşirevân, her sene bu Ahıska'da
altı ay yaylak faslı ederdi. Sonra nicelerin eline geçmiştir. Şerefnâme
Tarihinin yazdığı üzre, Emevîlerden Hişam bin Abdülmelik, Şam'dan derya misal
askeriyle gelerek Halep, Ayıntap, Mar'aş, Malatya, Diyarbekir, Erzurum ve sair
kal'ayı fethetmiş. Sonra Gürcistan'a gidüp Ahıska Kal'asını da fetheylemişdir.
Tiflis'in sair Gürcistan, Dağıstan (Gence, Şirvan, Derbent) şehirlerini itaate
koyduktan sonra Hişam, payitahtı olan Şam'a avdet etmişdir.
Sonra Azerbaycan hükümdarlarından
Karakoyunlu Kara Yusuf, buraları zapteylemiş. Temür'ün zuhurundan ise Kara
Yusuf dayanamayup Âl-i Osman'dan Yıldırım Bayezid Han'a sığınmışdır. Sonra bu
kal'a Sultan Uzun Hasan'a kalmışdır. Bundan sonra Devlet-i Azerbaycan Şeyh Safî
evlâdından, Şâh-ı İran-zemîn Şâh İsmail eline girdi. Bu Ahıska'yı yaylak
edinerek cemi Gürcistan kavmini kendüye muti ve münkad eyledi. O asırda Selim
Han-ı Evvel Trabzon hâkimi idi. Padişah oldukda ibtida Şâh İsmail üzerine derya
misal askerle yürümesi, Çıldır sahrasındaki cenkde yüzbin Acem askerini tîğden
geçürmesi, Şâh İsmail'in hod-serâne Sivas'a kadar tecavüzâtının semeresiydi.
Eyalet-i Çıldır onüç sancakdır. Mal ve
Timar Defterdarları, defter ve çavuşlar eminleri, çavuşlar kethüdası, çavuşlar
kâtibi var. Sancakları: Oltu, Hıtız,
Ardanıç, Cecerek, Ardahan, Poshov, Macahel, Acara, Penek, Pertekrek, Livana,
Nısfı-Livana, Şavşad sancakları, yurtluk ve ocaklık olup mülkiyet üzere
tasarruf olunur. (s. 321-2)
Yalçın bir peşte üzerinde sengîn abâd bir
kal'a-i ferah-abâddır. İki kapusu vardır. Derûn-i kal'ada binyüz kadar bağsız,
bağçesiz, toprak ile mestûr evleri vardır. Bir kapusu şarka açılır. Diğeri
garba açılır. Yigirmi sekiz mihrâbdır. Yukaru kal'ada Sultan Selim-i Evvel
Câmii, kâr-ı kadîm bir mâbed olup toprak ve ciz ile mesturdur. Zaten bu şehirde
kurşunlu imaret yokdur. Bu câmi-i latifin minaresi münhedîm olmuşdur.
Künbedoğlu Câmii, hâk ile mestûr, minaresiz bir câmidir. Aşağı kal'ada Halilağa
Câmii, kâr-ı kadîm, cemaat-i kesîreye mâlik, müferrîh ve dil-küşâ bir câmidir. Ahali-i vilâyet ehl-i sünnet ve'l-cemaa,
mümin ve muvahhid kişiler olmağla evkat-ı hamseden başka, her câmide Kur'an ve
sair ulûm tilâvet olunur. Mahsus Dârü't-tedrîsi, Dârü'l-hadîsi, Dârü'l-kurrâsı
yokdur. Lâkin tâlib-i ilmi çokdur. Kal'adan dışarı varoşu dahi gayet mâmur ve âbâdandır. Deli Mehmed Hanı, Ekmekçi İsaağaoğlu Hanı,
meşhur hanlarıdır. Müşebbek bostanları, vâfir, hayrat ve berekâtı mütekâsirdir.
Âb-ı rakîki Ude dağlarından beri gelüp bu mezralarını reyyân ederek Azğur
Kal'asına gider. Bu kal'adan taşra varoşa handak üzeri cisr ile ubur olunur.
Taşra varoşunun dört çevresinde sûru yokdur. Bu varoşda üçyüz mıkdarı dükkânça
vardır. Bedestanı yokdur. Âb ü havası biraz şiddet üzere olduğundan ten-dürüst,
şecî, namdâr halkı vardır. Hususen vali-i vilâyet Vezîr Sefer Paşa, bir
dilâver-i hüner-ver, merd-i meydan olduğu gibi kethudası Derviş Ağa dahi
sahib-i kerem er kişi idi. (s. 323-4)
Kızlar
Kal'ası dahi Cak nehri
kenarında sarp kaya üzerinde lâ-misal bir kal'adır. Altunkal'ası, sengîn bina olup Kızlar Kal'asına üç saat karîbdir. Odorya Kal'ası Ahıska kurbünde sarp ve
küçük bir kal'adır. Al Kal'ası,
Ahıska kurbündedir. Poshov Kal'ası
Ahıska Eyaletinde sancakbeyi tahtıdır. (Buralar) Lala Mustafa Paşanın fethidir.
Şavşad
Kal'ası ocaklık tarikiyle
hükümetdir. Kadısı yokdur. Ardanıç
Kal'ası, Çıldır Eyaletinde sancakbeyi tahtıdır. Avhatcı Kal'ası sancakbeyi
tahtıdır. Defder-i Hakanî'de Mahacil (Macahel)
yazar, sarp kal'adır. Cağımsan Kal'ası,
Çıldır kurbünde sarp kal'dır.
Ahıska'dan Ulgar Yaylası'nı aşup Erzurum cihetine
yollandık. (s. 325)
4.
Rus işgali
Ruslar, devlet
hâline geldikten sonra, bilhassa Altunordu Devleti'nin yıkılmasıyla daima
genişleyen bir siyaset takip etmişlerdir. Bu genişleme siyasetinin ana
hedeflerinden biri de Kafkasya idi. Genişleme düşüncesi içinde Kafkasya'nın
önemini kavrayan Ruslar, yüzyıllar boyunca bu bölgeden elini çekmemiş,
mağlûbiyetlerden yılmayarak sayısız savaşları göze almışlardır.
X. asırdan itibaren
Kafkasya'yı ele geçirme mücadelesine devam eden Ruslar, Kafkasya ve Karadeniz
kuzeyindeki Türk devletlerinin zeval zamanlarını değerlendirmişler, hatta
birtakım iç karışıklıklar çıkararak, buna zemin hazırlamışlardır.
Kafkasya'daki insan
topluluklarının çeşitlilik arz etmesi, Rusların işini kolaylaştırmıştır. Bu
bölgede kırk çeşit dil konuşulduğu söylenir. Bu durum, bölgede siyasî birlik
kurmanın ne kadar zor olduğunu gösterir.
Ruslar için
Kafkasya, Orta Asya ve Uzak Doğu'daki sömürgelerden daha önemliydi. Onlara göre
dağların zirvesinde bayraklarının dalgalanması, üstünlük sembolü ve büyük
devlet olmanın belirtisiydi. Gerçekte bu, bir Türkiye kompleksinden başka bir
şey değildi. Bu kompleksledir ki, Ruslar, üçüncü Roma hayaliyle yüzyıllarca
Türk kanının dökülmesine sebep olmuşlardır. Ruslardaki bu aşağılık duygusu,
Çarlık devrinden Sovyet devrine de sirayet etmiştir.
Sovyet ideolojisinde "Azınlıklar,
dünyanın en büyük ülkesinde köle olarak yaşamaktan gurur duymalıdırlar!"
şeklinde ifade edilen anlayış bunun ürünü olsa gerek.
1800'lü
yılların başlarında Avaristan, Bakü,
Kuba, Derbend, Karabağ Hanlıkları Rusların eline geçti. Sıcak denizlere
inmek, Rusların tarihî ülküsüdür. Bunun için de hedef Osmanlı toprakları idi.
Osmanlı ülkesine giden yol, Ahıska'dan geçiyordu. Bu bakımdan Ahıska, çok
önemli bir stratejik noktada bulunuyordu.
Ahıska'nın
düşüşünden sonra Rusların, İstanbul'a doğru, çok kısa zamanda 500 kilometrelik
yol kat etmeleri de Ahıska'nın kilit nokta olduğunu ortaya koyuyor.
Rus kuvvetlerinin
1807, 1810 ve 1811'de Kafkasya'daki vahşiyane faaliyeti bilinmektedir. Onların
bu faaliyeti sırasındaki Ahıska kuşatmaları sonuç vermemiş, kuşatmadan
vazgeçerek geri çekilmek zorunda kalmışlardır.
II. Mahmut devrinde
1826'da Yeniçeri Ocağı'nın
kaldırılmasıyla talimli asker yokluğu başlamış; Navarin Olayı ile de Osmanlı donanması tamamen yok edilmişti. Osmanlı
Devleti'nin askerî gücü çok zayıftı; hatta yoktu denebilir. Bu fırsatı
kaçırmayan Ruslar, tekrar Ahıska üzerine yürüdüler.
1827'de Paskeviç,
Kafkasya Rus orduları başkumandanlığına tayin edildi. Paskeviç, "Eğer elinden gelirse ayağının altında ot bitmesine
izin vermeyecek kadar zâlim birisiydi."
Ahıska, ekseriyeti
Müslüman Türk olan 50.000 nüfuslu, zengin ve tabiî güzellikleriyle meşhur bir
şehirdi. Üç kat suru, kudretli bir iç kalesiyle birlikte her evi âdeta bir kale
gibiydi. Doğu Türkiye'nin Erzurum ve Trabzon'dan sonra en önemli şehriydi.
"Kendi mahallî liderleri tarafından yönetilen
Ahıskalılar, çok savaşçı ve korkusuz, enerjik insanlar olarak ün salmışlardır.
17 Ağustosta Rus ordusu Ahıska şehri önlerine geldi. Şehirden beş altı
kilometre uzaktaki garnizon, Ruslarla iki gün süren kanlı çarpışmalar yaptı.
Burada üstün gelen Rus kuvvetleri, Ahıska'yı kuşatmaya başladılar. Rusların
gelmesini dört gözle bekleyen Yahudi ve Ermeni azınlığı saymazsak geriye kalan
Müslüman halk, cesur ve savaşçı insanlardan oluşuyordu. Bunlar, kadınları da
dahil olmak üzere, hayatlarını, evlerini ve mallarını sonuna kadar savunmaya
kararlıydılar. Bu insanlar, Ruslara gülerek kendilerine olan güvenlerini şu
şekilde açığa vuruyorlardı: "Siz gök yüzündeki ay'ı Ahıska'nın câmisindeki
hilâlden çok daha kolaylıkla
sökebilirsiniz!"
"Ruslar, 28
Ağustosta sabaha karşı ânî bir hücuma geçtiler. Şehir toplarla dövüldü.
Çevredeki binalar ateşe verildi. Her tarafa yangın paçavraları atarak şehrin
evlerini yakmaya başladılar. Genç ihtiyar şehir halkı büyük bir cesaretle
savaştılar. Kadınlar canlı olarak Rusların eline geçmektense yanan binalara
dalarak canlı canlı yanmayı tercih ediyorlardı. Bir câmide toplanan yüzlerce
insan diri diri yakıldı. Rus askerleri bu kahramanca mücadeleyi sindiremiyor,
ele geçirdikleri insanı çocuk dahi olsa acımasızca öldürüyorlardı."
Bu çetin
muharebeler sonucunda Ahıska şehri, 28 Ağustos 1828 sabahı Rusların eline
düştü. Paskieviç'in adı, halk arasında lanetle anıldı. Şehir yağmalandı.
Kütüphaneleri Tiflis ve Petersburg'a taşındı. Bu kanlı savaşta Gürcüler de
aktif olarak Rusların safında yer almaktaydı. Hatta Doğubayazıt Rusların eline
geçince, şehrin kütüphanesini yağmalayan Gürcü asıllı Rus kumandanı Çavçavadze
idi.
Ahıska'dan sonra
Ardahan ve Azgur da alındı. Eylül ayında Ahıska/Çıldır Eyaleti toprakları
Rusların eline geçmiş oluyordu.
1829 yılı kışında
Acaralılar, büyük bir kuvvetle Ahıska üzerine yürüyerek şehri kuşattılar. Diğer
bir Acara kuvveti de Karadeniz sahili taraflarında Ruslara karşı harekâta
girişti ve bozguna uğrattı. Tekrar güç toplayarak birkaç koldan saldırıya geçen
Ruslar, Acara'da Hula civarında birkaç köyü ateşe vererek geri çekildiler.
Ahıska'ya giden yolu bekleyen Acaralılar, Rus kuvvetlerini çevirdiler. Ruslar,
burada büyük kayıplar vererek kaçtılar. Ne yazık ki Acaralılar düşmanı takip
işini gevşetip, elde edilen ganimeti paylaşma derdine düşünce, fırsatı iyi
değerlendiren Ruslar, Koblıyan yolu ile Ahıska'ya ulaştılar. Böylece
Acaralıların Ahıska'yı kurtarma girişimi sonuçsuz kaldı.
1828 yılında Rus
esaretine düşünceye kadar tam 250 sene boyunca, Osmanlı'nın Çıldır Eyaleti
merkezi olan Ahıska şehrine, birer
sancak olarak şu yerler bağlı idi:
Bedre, Azgur,
Ahılkelek, Hırtız, Cecerek, Ahıska, Altunkale (Koblıyan), Acara (Bu sekiz
sancak 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması'yla Ruslara bırakılmıştır, bugün
Gürcistan'dadır); Maçahel (Bugün
bir kısmı Acara'da), Livana (Artvin),
Yusufeli, Ardanuç, İmerhev, Şavşat (Bu
sancaklar bugün Artvin ilimizdedir), Oltu, Narman, Kamhıs (Bunlar şimdi Erzurum'da); Posof,
Ardahan, Çıldır, Göle (Bunlar da şimdi
Ardahan ilimizdedir).
Çıldır Eyaletinin
merkezi Ahıska halkının bir kısmı Anadolu'ya göç etmiş, göç etmeyenler de 1944
sürgününe kadar bu bölgede yaşamışlardır.
1828 Osmanlı-Rus
savaşlarında, Osmanlı tebaası olan Ermeniler, Rus kuvvetlerinin yanında, eski
komşularına karşı savaşmışlardır. Ruslar, tarih boyunca bu kandırılmaya müsait
halkı, kendi emelleri uğrunda kullanmıştır. Şu ifadeler, batılı bir tarihçiye
aittir: "Tamamen politik sebepler yüzünden
Paskieviç, Türkiye'de yaşayan Ermenilerin umut ve hırslarını en üst dereceye
kadar cesaretlendirerek teşvik etti. Sonunda öyle bir durum ortaya çıktı ki,
daha önceleri Türk komşuları ve yöneticileriyle uyum içinde bulunan bu
insanlar, onlara karşı cephe aldılar. Türklere karşı yaptıklarından sonra
onlardan korkan Ermeniler, kitleler hâlinde Ruslarla birlikte gitmek
istiyorlardı. 1829 Edirne Antlaşması gereğince Rus ordusu geri çekilirken,
90.000 kadar Ermeni de onu izliyordu."
14 Eylül 1829
tarihinde Ruslarla imzalanan Edirne Antlaşması gereğince -savaş tazminatı yerine- Ahıska ve Ahılkelek Ruslara verilmiş; Kars
ve Ardahan'dan itibaren diğer topraklar Osmanlılara bırakılmıştı. Böylece
Ahıska'nın karanlık devri de başlamış oluyordu.
5.
Esaret yılları
Kudüs'teki kutsal yerler meselesini bahane eden Rusların, 3
Temmuz 1853 tarihinde, Osmanlı topraklarına saldırmasıyla yeni bir Osmanlı-Rus
savaşı başladı. Tarihe Kırım Harbi
adıyla geçen bu savaş sırasında Osmanlı Devleti, Rumeli, Anadolu ve Batum
cephelerinde Ruslarla savaştı.
Batum cephesinde,
yerli ahalinin de desteğiyle Ruslara karşı açık bir üstünlük sağlandı. Ardahan
Kumandanı Ali Rıza Paşa, Posof'ta yerleşmiş olan Ahıskalı muhacir öncülerin de
desteğini alarak Ahıska üzerine yürüdü. 5 Kasım 1853 tarihinde Türk kuvvetleri,
Rusları püskürttü. Türk askeri, Vale'de ahali tarafından sevinçle karşılandı.
Ne yazık ki, bu cephedeki savaş, başlangıçtaki gibi devam etmedi. 19 Kasımda,
Azgur Boğazı'nı tutmaya çalışan kuvvetlerimiz bozuldu. Ahıska'ya doğru ilerleyen
Rus kuvvetleri, 26 Kasımda Suhlis
köyü yakınında Ardahan tümenini de bozdu. Ahıska
Bozgunu diye anılan bu mağlûbiyetten sonra askerlerimiz dağınık hâlde
Ardahan'a çekildi.
Sonu hüsranla biten
ve kısa süren bu Ahıska sevincinden sonra Ruslar, "Türklerin gelişine sevinip yardımda bulundunuz!" diye katliâmlar
yaptı, ahalinin mallarını yağmaladılar. Ruslar, aynı sebeple, böyle bir vahşeti
1915 yılında Ardahan'da da gerçekleştireceklerdi.
1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra imzalanan Ayastefanos/Yeşilköy Antlaşması'yla
Kars, Ardahan ve Batum, savaş tazminatı yerine Ruslara bırakılınca, Ahıska da,
bizden uzaklarda kalmış oldu.
Ahıska ve
çevresinin Çarlık Rusya'sı işgalinde geçen doksan yıllık hayatı, zulümlerle
doludur. Halkın bir kısmı Türkiye'ye göç etmiş, Ağrı, Muş, Çorum, Hatay ve
Bursa yörelerinde yerleşmiştir. Onların yerlerine ise Rus, Gürcü, Ermeni ve
Yahudiler iskân edilmiştir. Orada kalanlar, Rus mezâlimi altında yaşamaya devam
etmişler, her yönden geri bırakılmış hatta askere bile alınmamışlardır.
Rus işgal
yıllarında halkın eğitim ihtiyaçlarına önem verilmiyordu. Köy mollalarının,
sadece yüzünden Kur'an okumayı öğretmesine müsaade ediliyordu. Asgâri dîni bilgiler seviyesinde eğitim yapılıyordu.
Böylece, kitap, gazete gibi iletişim araçlarından habersiz kalan halk, dünyada
olup bitenleri, Sibirya'ya sürgüne gidip gelenlerden öğreniyordu.
Çar hükûmeti,
Müslüman halkı askere almıyor, onun yerine 40 manat para alıyordu. Silâh
kullanmasını ve askerlik mesleğini bilmeyen insanlar, sonraki yıllarda vuku
bulan savaşlarda, bunun acısını çok çekmiştir. Çar idaresi, halktan az vergi
alır, askere götürmez ve iyi davranır görünürdü. Diğer yandan dinî ve etnik
farklılıkları daima canlı tutarak, çağdaş gelişmelerden uzak tuttuğu bölge
halkını birbirine düşman etmiştir. Günümüze kadar sürüp giden Türk-Ermeni,
Gürcü ve diğer kavimlerin devamlı sürtüşmeleri, Rusların iki yüz yıldan beri
yürüttükleri faaliyetin neticesidir.
Ruslar, 1915
yılında, Türk ordusuna yardım ettikleri gerekçesiyle, Ardahan ve çevresindeki
halkı büyük bir katliâma tâbi tuttular. Ahıskalı ünlü gazeteci Ömer Faik'in
çabasıyla harekete geçen Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi, bölgeye bir hey'et
gönderdi. Bu hey'ete Dr. Hüsrev Sultanoğlu başkanlık ediyordu. O, Ardahan'dan
Bakü'ye gönderdiği yazıda: "Müslüman
memleketinde insan oğlu görünmüyor. Yalnız birkaç köyden beş altı yüz kadın ve
çocuk yığıldı. Bunların içinde altı adam vardı ki, onlar da elden ayaktan
düşmüş ihtiyarlardı."
Bölgede 1914-1918
yıllarında cereyan eden Ermeni Taşnaksutyon hareketini anlatan kitabın yazarı
A. Lalayan, "Taşnak kuvvetleri tarafından
ele geçirilen Türk köyleri, bütün canlı insanlardan temizleniyor ve harabeye
çevriliyordu." demektedir. Ardahan ve Kars civarında yaşanan olayların
gayriinsanî bir karakter taşıdığı ve bu hareketin bir Haçlı yürüyüşüne çevrildiği ifade edilmektedir.
15 Kasım 1917 tarihinde, Azerbaycan, Ermenistan ve
Gürcistan'ın iştirakiyle Tiflis'te Maverayi
Kafkas/Seym Hükûmeti kuruldu. Bu hükûmetin bakanlarının çoğu, Gürcü ve
Ermenilerden meydana geliyordu.
Birinci Dünya Savaşı, Ahıska Türklerinin ana vatana kavuşma
umutlarını güçlendirmiştir. Bu ümitler halk şairlerini de coşturmuş, bu savaşın
kurtuluş olması dileğiyle destanlar yazmışlardır.
Rusya'daki 1917 Komünist ihtilâlinin getirdiği "oto determinasyon" hakkından yararlanan
Ahıska Türkleri, 1918 nisanında Türkiye'ye katılma kararı aldılar ve bu kararı
resmî bir müracaatla Osmanlı Devleti'ne ilettiler. Bu müracat, 4 Haziran 198'de
yapılan Batum Antlaşması'nda Gürcistan Cumhuriyeti tarafından kabul edildi.
Böylece Türkiye, daha önce kaybedilen topraklarına kavuşarak 1828'deki sınırına
ulaştı.
Halit Paşa kumandasındaki Türk askeri Ahıska'ya girdi. Halk
teşkilâtlandı ve Ömer Faik Bey başkanlığında geçici idare teşkil edildi.
30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesiyle ordumuz
1914 sınırına çekilince bölge, Ermeni ve Gürcülerin işgaline uğradı. Ahıska ve
Posof köylerinde katliamlar yapıldı.
Ahıska ve çevresi, Kars'ta kurulan Millî Şura Hükûmeti'ne
katıldı. Bölge halkı, bir yandan da, mahallî önder -Kıpçak Atabekleri neslinden- Osman
Server Atabek'in önderliğinde, işgalci Gürcü kuvvetleriyle mücadeleye
başladı. General Kvinitatze komutasındaki nizamî Gürcü ordusu, Azgur Boğazı doğusuna (asıl Gürcistan'a) sürüldü.
Kars'tan hareketle Batum üzerinden İstanbul'a gitmekte olan
Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir, 6 Kasım 1918'de Ahıska'ya geldi.
Hatıralarında, Gürcülerin düşmanlığından endişe eden halkın yeis ve teessür
içinde olduğunu anlatarak onları tesellî ettiğinden bahseder. Karabekir, Ahıska'yı
ve Ahıskalıları şöyle anlatır: "Eşraftan
bir Türk'ün hanesinde kaldık. Bütün bu havali eşrafı tahsil görmüş, evleri,
kendileri medenî bir hâlde."
Kars'taki Şura Hükûmetinin İngilizler tarafından
yıkılmasıyla Ermeniler ve Gürcüler de işgale giriştiler.
Ne yazık ki 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması,
Batum'la birlikte Ahıska'yı da yeniden anayurttan ayırdı.
Bugün, Gürcistan siyasî yapısı içinde muhtar bir cumhuriyet
olarak yer alan Acara'nın tarihi, Ruslara ve Gürcülere karşı verilen şanlı
mücadelelerle doludur. Hiçbir zaman askerî güçle buraları ele geçiremeyen
Ruslar, 1878 yılında yapılan Berlin
Antlaşmasıyla Osmanlı Devletinden savaş tazminatı yerine, buraları
koparmıştır. 1918'de tekrar anavatana kavuşan, Misak-ı Millî sınırları içinde
alan ve ilk TBMM'ye beş mebus gönderen Batum-Acara, 1921 tarihinde yapılan
Moskova Antlaşması'yla tekrar sınırlarımızın dışında kalmıştır. Buradaki
asimilasyonun tarihi hayli eskiye gider.
Batum-Acara
bölgesine en azından muhtariyet verilirken, Ahıska ve çevresine böyle bir
imtiyaz dahi verilmeyerek Sovyet Gürcistan'ına terk edilmiştir.
Devam eden
mücadelede Bolşevik kuvvetler galip geldi ve 25 Şubat 1921'de Gürcistan da
Sovyetler Birliği'ne katıldı.
6.
Zor yıllar ve sürgün
Çarlık Rusyası dönemindeki baskı ve zulümler
Sovyet Gürcistan'ı döneminde de devam etti. Onlar hem Rus, hem de Gürcü
mezâlimi ile karşı karşıya kaldılar. Türk ve Müslüman olarak yaşamanın bedeli
ağırlaşmaya başladı. Bu baskı, Stalin zamanında en yüksek noktaya çıktı. Ahıska
Türklerinin önde gelen aydınları, çeşitli düzme suçlarla tutuklanıp ya
öldürüldüler, yahut da sürüldüler.
Masum insanlar için
düzme suçlar icat ediliyordu: Türkçülük,
Kemalistlik ve Türkiye taraftarlığı hatta Troçkistlik!
Bu yıllar aynı
zamanda Gürcü şovenizminin azgınlaştığı bir zamandı. Birçok Türk'ün soyadı
değiştirildi: Paşaoğlu, Paşaladze;
Alioğlu, Alidze; Dadaşoğlu, Dadaşidze; Zeyneloğlu, Zenişvili...
1938 Sovyet
anayasasının kabulünden sonra Ahıskalıların bir kısmını Azerbaycan milleti(!) diye yazdılar. Aynı yıl Ahıska ve çevresine sınır koruması adı altında on binlerce
asker yerleştirildi. Bu, yakında çıkabilecek Türk-Sovyet savaşının
hazırlıklarıymış!
II. Dünya Savaşı
yıllarına kadar askere alınmayan Ahıska Türkleri, savaş başlayınca askere
alınmaya başlandı. 40.000 civarında insan, Almanlarla savaşmak üzere silâh
altına alınarak cepheye gönderildi. Geride kalan kadınlar ve yaşlılar da,
Ahıska-Borcom demiryolu inşaatında
çalıştırıldılar. Bu hat 1944 ekiminde tamamlandı. Ahıskalılar, kendilerini
vatana hasret bırakacak trenlerin yolunu, kendi elleriyle yapmışlardı!
15 Kasım 1944
tarihi, yalnız Türk tarihinin değil, insanlık tarihinin de kara sayfasıdır.
Zira bu tarih, bir kış gecesi 200'den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce
insan, birkaç saat içinde ocağından sökülerek yük ve hayvan vagonlarında,
Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'a sürülmüşlerdir. Sürgün
edilenlerin birçoğu yollarda öldü. Sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî
ayrılığa mahkûm edildiler.
Yıllarca dünya
kamuoyundan gizlenen sürgünün belgeleri bugün artık sır değil. 31 Temmuz 1944
tarihli "Devlet Savunma Komitesi"nin gizli
kaydıyla kaleme alınan kararının altında Gürcü diktatörü Stalin'in imzası
bulunmaktadır.
Bu karar: "Ahıska, Adigen, Aspinza, Ahılkelek ve
Bogdanovka rayonlarıyle Acaristan Özerk SSC'den Türk, Kürt, Hemşin olmak üzere
toplam 86.000 kişiden meydana gelen 16.700 hanelik nüfustan, 40.000'i
Kazakistan SSC'ye, 30.000'i Özbekistan SSC'ye ve 16.000'i de Kırgızistan'a
tahliye edilsin." emriyle başlıyordu. Tahliyenin, SSCB Halk İçişleri
Komiseri Beriya tarafından 1944 yılı kasım ayında gerçekleştirmesi isteniyordu.
Ahıska
Türklerinin malı mülkü de buralara getirilerek iskân edilecek Gürcü ve
Ermenilere peşkeş çekiliyordu. Bu hususta şu emirler veriliyordu: "Bölgeye iskân edilen çiftçilere sınır
bölgesi için uygun görülmüş miktarlarda arsalar dağıtmak; buradan tahliye
edilmiş nüfustan kalan kamu ve hususî bahçe ve bağları yedi yıl vadeli kredi
şeklinde yeni gelenlere devretmek; bu bölgeye iskân edilen nüfusu 1945 yılında
her türlü vergilerden muaf tutmak; iskân edilenlere Gürcistan Hükûmeti imkân ve
fonları çerçevesinde ev hayvanları vermek; boşaltılan bölgeye yeni iskân
edilecekleri parasız nakletmek. Taşınma masrafları Gürcistan Hükûmeti'ne özel
olarak ayrılmış paralarla karşılanacaktır."
Bu karar gereğince,
14 kasımı 15'ine bağlayan gece, Türk köyleri askerler tarafından kuşatıldı.
Kapılar dövüldü. Birkaç saat içinde, küfür, tüfek ve dipçiklerle köy
meydanlarına toplanan halk, kamyonlarla demiryolu boylarına getirilerek hayvan
vagonlarına dolduruldu. İnsanlar, haftalar sürecek bir ölüm yolculuğuna
çıkarıldılar. Gittikleri yerlerde yıllar sürecek zorbalıklara ve acılara maruz kaldılar.
Sürgünü
gerçekleştiren L. Beriya, 28 Kasım 1944 tarihli yazıyla, icraatını Stalin'e
rapor ediyordu: "Türklerin, Kürtlerin ve
Hemşenlilerin Gürcistan SSC sınır bölgesinden tahliye işlemleri tamamlanmıştır.
Türkiye'nin sınıra yakın kısmındaki nüfusla akrabalık bağları bulunan söz
konusu halkın önemli bir çoğunluğu kaçakçılık yapmakta olup muhaceret eğilimi
gösteriyor ve Türkiye istihbarat makamları için casus angaje etme ve çete
grupları oluşturma kaynağı teşkil ediyordu. Tahliye işlemlerine hazırlık
tedbirleri bu yılın 20 Eylül gününden 15 Kasım gününe kadar alınmıştır. Nitekim
tahliyeye tâbi tutulan kişilerin sınırı geçmesini önlemek için Türkiye ile
devlet sınırımızın korunma ve gözetimi azami şekilde takviye edilerek
kuvvetlendirilmiştir. Adigen, Aspinza, Ahıska, Ahılkelek ve Bogdanovka
rayonlarında tahliye işlemleri 15-18 Kasım; Acaristan Özerk Cumhuriyeti'nde ise
25-26 Kasım günlerinde gerçekleştirilmiştir. Toplam 91.095 kişi tahliye edilmiştir. Tahliye
edilenleri taşıyan katarlar hareket hâlinde olup Kazakistan, Kırgızistan ve
Özbekistan'daki yeni iskân yerlerine doğru yol almaktadırlar. Tahliye işlemleri
düzenli ve olaysız bir şekilde tamamlanmıştır. Adı geçen sınır rayonlarına
Gürcistan'ın toprak sıkıntısı çekilen bölgelerinden 7.000 köylü hanesi iskân
edilecektir."
1944 sürgününün
tahminî rakamları şöyledir:
Ahıska: 64 köy, 30.000; Adigön: 72 köy,
40.000; Aspinza: 59 köy, 35.000; Ahılkelek: 11 köy, 5.000; Bogdanovka: 2 köy,
5.000 olmak üzere 208 köyle birlikte toplam 115.000 kişi sürgüne
gönderilmiştir.
Beriya'nın sürgün raporunda tahliye edilen
nüfus için verilen 91.000 rakamı doğru değildir. Ciddî kaynaklar, 1926 tarihli
resmî rakamı 137.921 olarak vermektedir.
Sürgüne gönderilen insan sayısı, bu rakamın üzerinde olmalıdır. Sürgün
sırasında cephede bulunan 40.000 kişiyi de bu rakama eklemek gerekir. Böylece
sürgün insan sayısı, bir Alman dergisinin verdiği gibi 180.000 kişi olmalıdır.
Ahıska Türklerinin
sürgünü yıllarca gizli tutuldu. Batılı gözlemciler, ilk bilgi kaynağının MWD
kaçağı Binbaşı Burlizky olduğunu; onun Balkarlar hariç bütün sürgünlerde aktif
görev aldığını yazıyorlar. Yirmi beş yıla yakın bir zaman boyunca saklanan bu
sürgün, haritacıları da yanıltmış olmalı ki, savaş sonrası haritalarında bile
buralar, hâlâ Türklerle meskûn bölgeler olarak gösteriliyordu!
Stalin bu
sürgünü, Kars ve Ardahan'ı Gürcistan'a ilhak etmek için bir hazırlık
mahiyetinde gerçekleştirmiştir. Batılı gözlemciler de bu kanaattedir: "Onların sürgün sebebi, Sovyetlerin, Türkiye
üzerine yapmayı düşündüğü bir saldırıda, stratejik önemi olan bu bölgeyi Türk
unsurundan temizleme maksadıydı."
Nitekim Sovyet yönetimi, sürgünden hemen sonra bu talebini açığa vurmuş, iki
Gürcü profesörüne sözde ilmî yazılar yayınlatmıştır. Stalin'in de bir Gürcü
olduğu hesaba katılırsa sürgünün esas sebebinin bu olduğu söylenebilir.
Burada dikkati
çeken bir diğer nokta da, bu bölgeden "Türk,
Kürt ve Hemşinli" adı
verilen bütün ahalinin sürülmesidir. Bu unsurlar, Türkiye taraftarı olduğundan,
Stalin bunlara güvenmiyordu. Onları tehlike olarak görüyor, bu bölgeyi kendine
göre güvenli hâle getirmek istiyordu.
Stalin, Ahıska
Türklerini Orta Asya'ya sürerken onların Orta Asya Müslüman Türk boyları
arasında eriyip gideceklerini, böylece tarihî kahramanlıkları, Rus askerî
arşivlerini dolduran halkın tarihe karışıp gideceğini hesaplamıştı. Hâlbuki
onlar dil, din, kültür ve geleneklerini bırakmadı, nerede yaşarsa yaşasın
asimile olmadılar.
Ahıska
Türklerinin sürgününde, Ermeni faktörünü de unutmamalıyız. Zira, Türk-Rus
savaşlarında Türk'e ihanet ettikten sonra, artık bu topraklarda kalamayacaklarını
düşünen Ermeniler, Rus ordularının arkasına takılarak Anadolu'yu terk etmiş,
Ruslar tarafından bu bölgelere iskân edilmişlerdi.
Günümüzde de bu bölgede önemli bir varlığa sahip olan Ermeni unsuru, önce
özerklik, sonra da Ermenistan'a ilhak düşüncesiyle faaliyet yapmaktadır.
Ahıska Türklüğü,
çok büyük acılar yaşadı. Sürgün yerlerinde, NKVD'nin sıkı kontrol rejimi
altında yaşamaya başladılar. Bu ağır şartlarda, açlıktan ve soğuktan, 50.000
kişi öldü.
Cephelerden çok
uzaklarda olan Ahıska, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru, bu savaştan en
kötü hisseyi aldı. Rus-Alman savaşına yaklaşık 40.000 asker gönderen Ahıska'da
ziraî işlerde çalışacak erkek kalmamıştı.
Sovyetler Birliği uğruna savaşan Ahıska Türklerinin 25.000 kadarı savaşta öldü.
Savaştan dönen
gaziler ve madalyalı kahramanlar, köylerine döndüklerinde ailelerini
bulamadılar. Boş evlerde, kimsesiz sokaklarda akrabalarını aradılar! Onların
sürgüne gönderildiklerini öğrenince, Orta Asya yollarına düştüler. Bu çile de
yıllarca sürdü. Birçoğu aradıkları yakınlarına hiç kavuşamadılar.
Bu trajik olayın
kahramanlarından biri Hatem Kurbanoğlu'dur. Onun yaşadığı uzun macerayı
özetleyelim: "1916'da Aspinza'nın Van
köyünde doğdu. Pedagoji Enstitüsünü bitirip öğretmen oldu. Nişanlandı. Düğüne
bir hafta kala 1939'un karakışında askere çağrıldı. Savaşın en çetin
safhalarına katıldı, yaralandı. Birçok madalya aldı. Savaş bittikten bir yıl
sonra 1946'da terhis edildi. Son iki yıl boyunca evinden haber alamamıştı.
Sürgünden haberi yoktu. Tiflis'e geldiğinde, "Bölgede karışıklık var!"
denilerek Ahıska'ya bırakılmadı. Sürgün haberini aldı. Orta Asya'da aylarca
ailesini aradı. Nihayet buldu ve bollukta nasip olmayan düğün, sürgünde,
darlıkta yapıldı. Yeniden Rus dili tahsili yaptı. Öğretmen oldu. Çocuklarının,
"Baba madem bu madalyaları kazanacak başarılar gösterdin, niçin sizi sürdüler?"
sorularına cevap veremedi. 1987'de emekliye ayrıldı. Kazakistan'da Çimkent'te
yaşayan Kurbanoğlu ailesi, ölmeden önce vatana dönmek istiyor."
1956 yılına kadar
hiçbir Ahıskalı oturduğu köyü terk edemez, akrabasını görmek için komşu köye
bile gidemezdi!
Stalin'in sürgüne
gönderdiği Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş ve Kalmuk gibi Kafkasya halkları, Komünist
Partisi'nin XX. Kongresinden sonra ana yurtlarına dönme izni aldılar. Kırım Türkleri
ile Ahıska Türklerine dönüş izni çıkmadığı gibi eski vatanlarını ziyaret
etmeleri de yasaklandı.
31 Ekim 1956'da
Yüksek Sovyet, gizli polis teşkilâtının kontrolünde devam eden sıkı rejim
şartlarını kaldırdı. Fakat yurda dönüş izni vermedi. Ellerinden alınan malları
da iade edilmedi.
Ahıska Türklerinin
temsilcileri, 1957'de Moskova'ya gelerek vatana dönmek için ilk müracaatlarını
yaptılar. Kendilerine, "Siz
Azerîsiniz! O hâlde Azerbaycan'a dönebilirsiniz..." diye cevap
verildi.
1958'de, bazı aileler bunu kabul ederek, kendi vatanlarına yakın gördükleri
Azerbaycan'a geldiler. Buradan Ahıska'ya geçmek kolay olur diye düşünüyorlardı.
1964 Şubatında
Taşkent'te yapılan Halk Kongresine diğer sürgün bölgelerinden de gelen 600
civarında delege katıldı. Burada "Millî Hakların Müdafaası İçin Türk
Birliği" kuruldu. Başkanlığına
da
Enver Odabaşev seçildi. 1968 Nisanında Taşkent yakınlarındaki
Yengiyol'da yapılan gösteri yüzünden yüzlerce kişi tutuklandı.
Ahıska
Türklerinin sürgünü konusunda -açıkça olmasa da- yapılan ilk açıklama, SSCB
Yüksek Prezidyumu'nun 30 Mayıs 1968 tarihli kararnamesidir. Böylece Stalin'in
cinayetlerinden biri daha su yüzüne çıkmış oluyordu. Bu garip belgede, devletin
kusurundan bahsedilmemekte, Sovyetlerin böyle bir meselesi yokmuş gibi bir
üslûp kullanılmaktadır!
1968 Kasımında
Sovyet KP Merkez Komitesi Sözcüsü B.P. Lakovlev, kendisine gelen Türk temsilci
heyetine, vatanları olan Ahıska yöresine dönüşlerine müsaade edileceğini vaad
etti. Bu vaade sevinerek Ahıska'ya hareket eden yüzlerce Türk ailesi, mahallî
yöneticilerin engellemeleriyle karşılaştılar. Çalışma belgeleri verilmedi,
askerlik problemi çıkarıldı ve taşınmak için vasıta verilmedi. Azerbaycan'dan
gelenler de Gürcistan hududunda durduruldular. Eşyalarını bırakarak girenler de
Gürcü idareciler tarafından sınır dışı edildiler.
Ahıska Türkleri
vatana dönüş hareketinin lideri Enver Odabaşev, arkadaşları Muhlis Niyazov,
İslâm Kerimov, T. İlyasov'la birlikte Türkiye'nin Moskova Büyükelçiliği'ne
müracaat ettiler.
2 Mayıs 1970'te
"Biz Türküz!" diye başlayan bir beyannameyi açıkladılar. Bu
beyannamede şu görüşlere yer veriliyordu: SSCB yetkili adli makamları ve
Bakanlar Kurulu bir tahkikat yapmalı ve biz Türkleri sürgüne gönderenleri
cezalandırmalıdır. Yüksek Sovyet Prezidyumu, Türklerin kendi yurtlarına iskân
ve milletlerin mevcut determinant haklarını vererek, başkenti Ahıska olmak üzere bir Türk Muhtar
Cumhuriyeti veya Özerk Vilâyeti kurulmasını kabul etmelidir. Sürgünden dolayı
uğranılan zarar ziyan tazmin edilmelidir. Eğer bu talepler yerine
getirilmeyecekse Türkiye'ye göç etmemize müsaade edilmelidir.
Bu tebliğin
yayınlanması çok önemlidir. Zira o güne kadar Batı âlemine ulaşan en
aydınlatıcı belge budur. Ayrıca millî kimliklerini en açık şekilde dile
getirmeleri de mühimdir. Şu var ki, Sovyet makamları bu tebliğe cevap
vermemiştir.
Yine 1970 yılı
içinde vatana dönme teşebbüsleri,
Gürcistan yetkililerince şiddetle engellenmiştir. O zamanın İçişleri Bakanı
olan Eduard Şevardnadze yönetimi, Ahıska'ya dönmek üzere Tiflis'e gelen binlerce
Ahıska Türkü'nü cop, basınçlı su vs. ile geri çevirmiştir.
1972 yılında hareketin yeni önderi Reşit
Seyfatov, Sovyet KP Sekreteri Brejnev, BM Genel Sekreteri Waldheim ve Türkiye
Başbakanı Ferit Melen'e müracaat etti. Bu müracaatlardan da yazık ki, sonuç
alınamadı.
7. Fergana olayları ve yeni bir sürgün
1989 nisanında
Özbekistan'ın Kuvazay kasabasında başlayan bir pazar kavgası, günden güne
büyüyerek Ahıska Türklerinin yeni bir felâketine sebep oldu. Özbeklerle Ahıska
Türkleri arasında cereyan eden kardeş kavgasında maalesef kan döküldü. Yüzlerce
ölü ve yaralıdan sonra Ahıska Türkleri, yeniden vatana dönme yahut yeni vatan
arama yoluna koyuldular.
Ahıska Türkleri,
ana yurtları olan eski Türk topraklarını, kurbanlar vererek terk etmek zorunda
kaldılar. Kendi dil, din, soy ve kan kardeşlerinden ayrılıp Rus askerlerinin
himayesine sığındılar. Savaş uçaklarıyla Rusya'nın iç kesimlerine, Azerbaycan,
Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'a taşındılar. 45 yıl öncesinin
dehşetini yeniden yaşadılar. Üçüncü, hatta dördüncü defa vatan değiştirmek, yurt edinmek, yuva
kurmak zorunda kaldılar.
Fergana olayları
dünya basınında geniş yankılar yapmıştır. Alman Der Spiegel dergisinde "Her yer yanıyor!" başlığı
kullanılmıştır.
Ferganskaya Pravda gazetesi 23 Mayısta çıkan olaylara "Bir grup sokak serserisi"nin sebep olduğunu yazıyordu.
Moskova'da çıkan Glasnost dergisi, olaylara geniş yer
ayırmış ve 24 Mayısta Özbek gençlerin Ahıska Türklerinin oturduğu mahallelere
saldırarak "24 saat içinde
Özbekistan'ı terk etmeleri, aksi hâlde sonuçlara katlanmak zorunda
kalacakları" tehdidinde bulunduklarını yazmış. Bu vahşete sebep olarak
da, Ahıskalıların kendilerinden daha iyi şartlarda yaşamalarını göstermişler...
Sovyet Albayı
Studenikin diyor ki, "Hükûmet,
mahallî makamlar insanları kurtarmak için hiçbir şey yapmamıştır. Bu
hadiselerin çıkacağı önceden belliydi. Çatışmaların çarşıda çilek yüzünden
meydana geldiğini söylemek saçmadır ve bir devlet adamanın bunu dile getirmesi
rezalettir".
Fergana'da meydana
gelen olaylarda yüzlerce, binlerce ev, hatta köyler yakılıp yıkıldı. İş yerleri
ve otomobiller zarar gördü. En korkuncu, canlar telef oldu, masum çocuklar
vahşice öldürüldü hatta ırza tecavüz edildi.
8.
Bugün
Bugün yarım milyon civarındaki Ahıska
Türkü, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Ukrayna, Sibirya ve Kuzey
Kafkas ülkelerinde darmadağınık bir hâlde hayat mücadelesi vermektedirler.
1990'lardan itibaren Sovyetler Birliği
çözüldü. Bugün, bağımsız bir devlet olan Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne söz
verdiği hâlde sudan sebeplerle Ahıska Türklerinin vatana dönüşüne müsaade
etmemektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından
çıkarılan Ahıska Türklerinin Kabul ve
İskânına Dair Kanun gereğince bir grup insan getirilerek Iğdır'a
yerleştirilmiş, fakat bu küçük teveccüh, ıstırap çeken Ahıska Türklüğünün
tarihî yarasını sarmağa yetmemiştir. Kendi imkânlarıyla Türkiye'ye gelip,
şurada burada perişan vaziyette hayat mücadelesi veren birçok göçmen aile
vardır. Bunların, ikamet, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik problemleri günden
güne artmaktadır. Vatandaşlık işlemleri çok yavaş yürümektedir.
Türk ve dünya kamuoyu, bu toplumu artık
görmelidir. Ahıska kapılarının açılması için gereken diplomatik çabalar ısrarla
sürdürülmelidir. Öncelikle Türk devlet adamları, Ahıska bölgesinin tarihî ve
jeopolitik durumunu öğrenmelidirler. Sonra da, Ahıska Türklerini ziyaret için
dahi ülkeye bırakmayan Gürcistan'la ciddî görüşmeler yapılmalıdır. Devlet
erkânımızın da bu mesele hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması, meselenin
çözümünü geciktirmektedir.
Ukrayna Hükûmeti, Kırım Türklerinin
dönüşüne engel olmamaktadır. Gürcistan Hükûmeti de aynı insânî davranışı
gösterebilmelidir.
9.
Ahıska meselesi ve Gürcistan
Ahıska Türkleri, Gürcü asıllı Sovyet
diktatörü Stalin tarafından sürülmüştür. Sürgünün sebepleri üzerinde dururken
Stalin'in Gürcülüğünün de hesaba katılması gerekir. Zira Gürcistan, bugün
olduğu gibi, eskiden de Türkiye'nin kuzeydoğu topraklarında hak iddia
etmekteydi. Stalin'i böyle bir karara yönelten amillerden biri de bu olmalıdır.
Nitekim sürgünden hemen sonra Gürcü profesörleri bir beyanname yayınlayarak
Kars, Ardahan, Artvin, Rize, Tortum ve Bayburt 'u istemişlerdir.
Stalin'den sonra gelen Sovyet
yöneticileri, Stalin mağduru halkları vatanına iade ederken, Gürcistan, Ahıska
sürgünlerini kabul etmemekte ısrar etmiştir. O zamanlar komünist idareciler
nasıl hareket ediyorlardıysa, bugünkü Gürcistan yönetimi ve aydınları da aynı,
hatta daha seviyesiz iddia ve gerekçelerle bu mazlum insanlara vatan kapılarını
kapalı tutmaktadır.
Avrupa Konseyi tarafından Gürcistan'a,
Ahıska Türkleri konusunun halledilmesi için belirli bir süre tanınmıştır.
Gürcistan ise, onların Türk olmadığı, Mesh halkından olduğu, bu Meshlerin de
aslında Gürcü etnik gruplarından biri olduğu iddiasıyla, Ahıska Türklerini vatana
kabul etmek için Gürcü adı almalarını şart koşmaktadır. Bilim ve akıl dışı
iddialarla ülke yönetimine yön veren N.
Lomouri, M. Beridze, Ş. Lomsadze, N. Şengelia, G. Mamulia, E. Batiaşvili gibi
şovenist aydınlar, bu düzme tezleri bıkıp usanmadan her vesileyle tekrar
etmektedirler.
Gürcüler bu faaliyetine birkaç cahili de
âlet etmişlerdir. Tiflis Hısna Derneğinde
toplanan birkaç meczup, Gürcülerin ortaya attığı bilim dışı tezleri Ahıska
halkına ve dünya kamuoyuna kabul ettirme çabası içindedir. Hısnacılar, "Vatan hasretine son" yaygarasıyla,
derneğe aidat adı altında paralar toplayarak zavallı halkı soydular.
Ahıska'ya dönebilmek için bu derneğe üye olmanın şart olduğu yalanını uydurdular. Bu derneğin
elebaşılarından Gozalaşvili soyadını
alan Valeli Halil Ömeroğlu ile Barataşvili adını kullanan Udeli Kılara, düzme
tezlerde Gürcülerle birlikte çalışmaktadırlar. Bu durum, asil ve mazlum Ahıska
Türklerini kandırmaya yetmemekte, onları sadece üzmektedir.
Gürcü tezinin özeti şudur:
XII. yüzyılda Gürcistan'a gelen yüz
binlerce Kıpçak Türkü, Hristiyanlaşmış, Gürcüleşmiş ve Kartvel/Gürcü toplumu
içinde eriyip gitmiştir. Bölgede Türk varlığından söz edilemez. Türk denilen
insanlar, Osmanlı fethiyle asimile edilmiş Gürcü unsurlarıdır. Dolayısıyla
Ahıska Türkleri de Gürcü kökenlidir. Bunlar sürgünden önce Gürcüce
konuşuyorlardı, sürgünde ana dillerini unuttular! Onlar, Gürcistan'a Türk
olarak giremezler! Gürcü kimliğini kabul etmelidirler!
Yazımızın tarih kısmında yer verdiğimiz
bilgiler ışığında bu iddiaların ciddîye alınır
tarafının olmadığı açıkça görülür. Büyük kitleler hâlinde bölgede
yaşayan Türk unsurunun, bugün bile ülkede azınlık durumunda olan Gürcülerin
içinde eridiğini iddia etmek, tarih kaynaklarını görmemek anlamına gelir. Şu
var ki yukarıda isimlerini verdiğimiz Gürcü yazarları, hiçbir belge, bilgi ve
kaynağa itibar etmeden, meseleye sadece Gürcücülük açısından bakmaktadırlar.
Gürcü aydınlarının ve devlet adamlarının
gözden ırak tutmamaları gereken hususlar şunlardır: Ahıska Türkleri, sürgünden
önce de Türkçe konuşuyordu, bugün de... Gürcü Türkologu S. Cikia da onların
dili için, "Anadolu Türkçesinin Ahıska
ağzı" ifadesini kullanmıştır. Osmanlı'nın bu bölgede asimile faaliyeti
olsaydı, bugünkü Gürcü unsuru da asimile olmalıydı! Artık bu anlamsız tartışmayı
bir kenara bırakmalıyız. Yüz binlerce insan kendini nasıl tarif ediyorsa, öyle
anlamalı ve saygı gösterilmelidir.
Diğer taraftan sosyal, siyasî ve ekonomik
meseleleri bulunan Gürcistan, bunlara yenilerini eklememelidir. Ahıska
Türkleri, Gürcistan'dan bir şey istemiyor; şimdi boş ve harap durumdaki ata
ocağına dönmek için izin istiyorlar.
Ahıska ve Ahılkelek'te kümelenen Ermeni
unsuru, dün olduğu gibi, bugün de Gürcistan için bir problem teşkil etmektedir.
Ermeniler, Gürcü parası kullanmamakta, Ermenistan'la ilişkilerini
geliştirmektedirler. Bu topluluk, başkaları tarafından kolayca provoke
edilebilmektedir. Bugün Ermenilerin Cavak
Hareketi, bölgeyi Ermenistan'a bağlama çabası içindedir. Bölgedeki
Rus-Ermeni ittifakının Gürcistan'a faydası değil, zararı olacaktır. Ahıska
Türklerinin dönüşüyle Türkiye-Gürcistan dostluğunun daha da pekişeceğinden
kimsenin şüphesi olmamalıdır.
C.
Bilim ve Kültür
Ahıska, Osmanlı zamanında bir eyalet
merkezi olduğu gibi aynı zamanda bilim ve kültür merkeziydi. Ahıska medreseleri
şöhretliydi. Buralardan birçok din âlimi ve hoca yetişmişti. Bu âlimlerin
birçoğu Ahıska'dan çıkmış, Kars, Erzurum ve İstanbul'a giderek, bu şehirlerin
ilim âleminde hatırı sayılır yer tutmuşlardı. Ahıskalı birçok önemli şahsiyet,
Osmanlı asker ve sivil bürokrasisinde yer almış, birçok vali, beylerbeyi,
serasker hatta kapdanıderya yetişmiştir. Bunların bazılarına kitabımızın Ahıska Meşhurları başlıklı bölümünde
işaret edilmiştir.
Ahıska bölgesinden kültür alanında yetişen
önemli şahsiyetlerden ilk akla gelen Ömer Faik Numanzade'dir. Ömer Faik, İstanbul'da
tahsil görmüş, Azerbaycan'da öğretmenlik yapmıştır. O, ünlü Molla Nasreddin dergisinin iki önemli
isminden birisiydi. Ömer Faik, Stalin zamanında, 1937'de vahşî bir şekilde
öldürülmüştür.
Bibinoğlu Ahmet Cevdet Bey, Rus kırgın ve
zulümlerinde Kafkasya, Ahıska ve Ardahan havalisi Müslümanlarının yaralarını
sarmaya çalışan Bakü İslâm Cemiyeti Hayriyesi'nin üyesi olarak hayırlı
faaliyetlerde bulunmuş; Millî Azerbaycan Cumhuriyeti'nde de (1918-1920) bakan olarak görev yapmıştır.
Azerbaycan'da ilk üniversitenin açılmasında önemli rol oynamıştır. Stalin
devrinde, 1935 yılında, önce sürgüne gönderilmiş sonra da idam edilmiştir.
Kıpçak Atabekleri sülâlesinden olan Osman
Server Atabek (1886-1962), Petersburg, Freiburg ve Breslav Üniversitelerinde
okumuş, maden, ziraat, kadastro mühendisi ve hukukçuydu. Türk-Gürcü
muharebelerinin unutulmaz kahramanı olup İstiklâl
Madalyası sahibiydi. 5 Ocak 1922 tarihinde katıldığı TBMM'de Ardahan
milletvekili olarak görev yaptı..
Bunlardan başka Azerbaycan millî
eğitiminde rol oynayan Ahıskalı Efendizade Ailesinden yetişen birçok doktor,
pedagog ve gazeteci vardır.
Kuzeydoğu Anadolu'daki âşıklık san'at ve
geleneği, aynı derecede Ahıska'da da gelişmiştir. Bunlardan eserleri günümüze
kadar gelen birçok âşık vardır. Elimizdeki belge ve bilgileri değerlendirerek
bazılarının hayatı ve deyişlerini kitabımızın Ahıska Âşıkları başlıklı bölümünde veriyoruz.
Ahıska Türkleri, Türk kültürünü canlı
olarak yaşatmaktadır. Onların, ev, mutfak, giyim, aile, düğün, bayram, yas,
sünnet gibi maddî ve manevî kültür varlıkları, Ardahan, Artvin, Ardanuç,
Şavşat, Oltu ve Tortum bölgeleriyle aynı özellikleri taşımaktadır.
SÜRGÜNÜN 61. YILINDA AHISKA TÜRKLERİ
15 Kasım 1944 tarihinde Ahıska'dan sürülen
Türkler, Kazakistan, kırgızistan ve Özbekistan'a gönderilmişti. Stalin'in
ölümünden sonra, onun zamanında sürülen topluluklar vatanlarına dönmeye
başladılar. Fakat Ahıska ve Kırım Türklerinin vatana dönüşüne müsaade edilmedi.
1956 yılında Sovyetler Birliği Komünist
Partisi Kongresinde kabul edilen seyahat ve iskân serbestliğine dair
kararnameden sonra -1958 yılında- bir kısım Ahıskalı Azerbaycan'a geldi. Burada
bilhassa Mugan bölgesinde, Ahıska'daki köy adlarıyla yeni yerleşim birimleri
kuruldu. Azerbaycan'a göçler devam etti. 1989 yılında Özbekistan'da cereyan
eden Fergana olaylarını müteakip Azerbaycan yeni bir göç dalgasına sahne oldu.
Bugün Azerbaycan'da tahminen 150.000 Ahıskalı yaşamaktadır.
Fergana olaylarından sonra işini gücünü ve
evini barkını terk ederek Özbekistan'dan ayrılmak zorunda kalan Ahıskalılar,
Rusya Federasyonu'nun Dağıstan, Kuzey Kafkasya ülkeleri, Krasnodar, Rostov-Don
Ülkesi ve Tataristan bölgeleriyle Ukrayna'ya yerleştiler.
Çeçen sendromunun devam ettiği Rusya'da,
Ahıska Türkleri umduklarını bulamadılar. Hüviyet cüzdanını taşıdıkları bu ülke,
onlara vatan olmadı. Zira Rusya, Çeçen meselesiyle ilişki kurarak bütün
Müslüman toplulukları potansiyel bir tehlike olarak görmektedir. Bunun en
belirgin örneği Krasnodar'dır. Bu vilâyetin mahallî yönetimi, onları "kanun
dışı mülteci" olarak nitelemekte ve buraları terk etmeye zorlamaktadır. Her
türlü insanî haklardan mahrum bırakılan, can ve mal güvenliği olmayan
Krasnodar'daki Ahıskalılar, her an bir tehlike bekleme korkusuyla yaşamaktadırlar.
Bu insanlar bir an evvel vatana dönmek
istemektedirler. Vatana dönme ümidini kaybeden yüzlerce ailenin Türkiye'ye
kabul edilme başvurusu tarafımızdan Türkiye Dışişleri makamlarına teslim
edilmiş, herhangi bir cevap alınamamıştır.
Diğer taraftan ABD'nin Krasnodar
Ahıskalılarından 5000 kişilik bir grubu Amerika'ya götürmesinin arkasındaki
niyet ve maksat esrarını muhafaza etmektedir. Bu durum hakkında çeşitli
spekülasyonlar yapılmaktadır. Orada kendileriyle görüşen Türkiye
yetkililerinin, "Burayı vatan edininiz!" tavsiyesi, Ahıskalılar arasında
infiale yol açmış, "Altmış yıldan beri Türkistan'ı vatan edinemeyen Ahıskalılar
Amerika'yı nasıl vatan edinecekler?" diye sormuşlardır.
Ahıska Türkleri, Kuzey Kafkasya
ülkelerinde de kendilerini emniyette hissetmemektedirler.
Ukrayna'daki Ahıskalılar da bu sürgünün ne
zaman ve ne şekilde sona ereceğini merakla beklemektedirler.
Şu hususu açıkça belirtmeli ki ilk sürgün
yerlerinden ayrılmak zorunda kalarak eski Sovyet coğrafyasına serpilen bu
insanlar, vatandaşlık haklarından mahrum olarak kendi tahsil ve meslekleriyle
ilgisi olmayan işlerde çalışarak hayat mücadelesi vermektedirler.
Kazakistan ve Kırgızistan'da yeni bir
Fergana'nın yaşanması korkusu kendini hissettirmektedir.
Kısacası Ahıska Türkleri, bulundukları ülkelerde
güven içinde değiller. Çünkü onlar ikinci sınıf insan olarak görülmektedir.
Ufak tefek cemile gösterileri bu gerçeği değiştirmez.
Türkiye'yi temsilen o bölgelere giden
yetkililerin, "Biz bütün Türk
topluluklarının kendi bulundukları yerlerde yaşamasını istiyoruz, Türkiye'ye
göçe karşıyız!" sözü ilk bakışta haklı ve doğru gibi görünse de, bu sözü
söyleyenlerin Ahıska Türkleriyle ilgili bilgilerinin noksan olduğu açıkça
anlaşılmaktadır. Bütün Türk toplulukları şu veya bu şekilde kendi vatanlarında
yaşamaktadır. Ahıska Türkleri ise sürgün yaşayan tek halktır. Bunlara,
bulunduğunuz yerde yaşayın demek, sürgün hayatına devam edin demek değil mi?
Türkiye, Ahıska Türklerine bazı yardım
programları geliştirmekle israftan başka bir şey yapmamaktadır. Bilhassa
Azerbaycan'da görülen bu yardımlar, hem Ahıskalılarla yerli ahalinin arasına
husumet sokmuş hem de derde şifa olmamıştır. Bu yardımlar kısmî bir fayda
sağlasa da sürgün halkın tarihî yarasını sarmaktan uzaktır. Hele bol keseden
vaadlerde bulunup sonra söylediklerini unutanlar, bu insanların Türkiye
sevgisine gölge düşürmekte, duyulan güveni yıkmakta ve ümitlerin kırılmasına
sebep olmaktadır.
1992 yılında kabul edilen 3835 Sayılı
Ahıska Türklerinin Kabulü ve İskânına Dair Kanun da sessizce akamete uğratılmış,
uygulanmaz hâle getirilmiştir. Birkaç senede bir verilen ikamet izinleri,
herkesi canından bezdirmiş, birtakım insan kirlenmelerine yol açmıştır.
Sürgünün bir tek çaresi vardır: O da
sürgün hayatının sona erdirilmesidir!
Türkiye'nin yapması gerekenler şunlardır:
1. Türkiye, sürgün halkın vatana dönüşü
konusunda Avrupa Konseyi sürecine daha etkili bir şekilde katılmalı, bu arada
Gürcistan'la ikili görüşmelere başlamalıdır. 1999 yılında başlayan Avrupa
Konseyi sürecinin 2011 yılına kadar uzatılması, hiçbir gerekçeyle savunulamaz.
Bu belirsizlik süresinin uzatılması, bugüne kadar çekilenler yetmiyormuş gibi
sürgün halkın her yönden zarar görmesine, hatta eriyip yok olmasına yol açacağı
düşünülmelidir. Dolayısıyla vatana dönüş hareketinin mümkün olan en kısa sürede
başlaması için gayret sarf etmelidir.
2. Sürgün halkın yaşadığı yerlerde onları
kaderleriyle baş başa bırakmamak, sosyal, kültürel ve psikolojik destek vermelidir.
3. Türk Dünyası Öğrenci Projesinde Ahıskalı
gençlere biraz daha cömert davranmalı, hiç olmazsa kullanılmayan kontenjanları
onlara tahsis etmelidir.
4. Almanya, Sovyetler Birliği'nden gelen
Almanlarla ne şekilde ilgilenmişse, Türkiye de bu modeli örnek alarak yurdumuza
gelen Ahıska Türkleriyle o şekilde ilgilenmelidir.
5. Türkiye, Ahılkelek dağları üzerinden
Ermeni emellerine hizmet edecek olan Kars-Tiflis demiryolunu behemahal Ardahan
üzerinden geçirmelidir. Buradan geçecek demiryolu, Posof sınırına kadar uzanan
Gürcistan demiryoluyla oracıkta birleşecektir. Bu demiryolu hem Ardahan ve
Artvin bölgesini şenlendirecek hem de Ahıska'yı Türkiye demiryolu şebekesine
bağlayacaktır. Bu, aynı zamanda Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına paralel bir yol
olması bakımından da önemlidir.
İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi'ne imza atan ve 1999 yılında Avrupa Konseyi'ne taahhütte bulunan
Gürcistan'ın bir an evvel bu meseleyi lâyıkıyla ele alması için Türkiye'nin
etkili girişimine ihtiyaç vardır. 2005 yılının sonuna doğru görülen manzara,
meselenin sadece Avrupa Konseyi'ne havale edilmiş olduğunu göstermektedir.
Gürcistan da yıllardan beri bu meselenin çözümü için çalışıyor görünmektedir.
Birtakım toplantılar, plân ve programlar yapılmakta, fakat yıllar geçmesine
rağmen ümit verici bir gelişme görülmemektedir.
Gürcistan'da iktidarlar meselenin insanca
çözümünden yana görünmekle birlikte muhalefet her zaman aleyhte tezler ileri
sürmektedir. İki yüz yıldan beri ülkeye hakim olan Rus unsurundan miras kaldığı
bilinen bu anlayışı terk etmek gerekir. Gürcistan muhalefeti, gerçekten
vatanseverlik endişesiyle hareket ediyorsa, öncelikle bölgenin etnik yapısının
hesabını doğru yapmalıdır. Ahılkelek merkezli Ermeni hareketinin ve
Gürcistan'daki Ermeni kilisesinin niyetlerini bildiklerini zannediyoruz. Zaten
bir azınlıklar ülkesi olan Gürcistan'da, peşin bir önyargıyla Ahıskalıları
problem olarak görmek çok yanlıştır. Aksine onların, bölge barışının tesisinde
çok yerinde bir denge unsuru olacağından şüphe etmemelidir.
Gürcistan, Ahıska'nın kadim ahalisinin
bölgeye dönmesinden tedirgin değil aksine memnun olmalıdır. Türkiye'nin batı
sınırında Yunanistan ve Bulgaristan Türkleri örneği ile Ahıskalılarla aynı
kaderi yaşamış olan Kırım Türklerinin vatana dönüşünde Ukrayna örneğini iyi
görmelidir. Boru hatları ve demiryollarıyla birbirine bağlanan Türkiye ile
Gürcistan'ın dostluğu ancak bu şekilde pekişecektir. Aksi takdirde kanayan
Ahıska yarası, bu dostluğu gölgeleyecektir. Bu açıdan bakıldığında Gürcistan
muhalefetinin hangi amaca hizmet ettiği hususunda tereddütler ortaya
çıkmaktadır.
Türkiye'nin hiçbir dostluğu esirgemediği
bu ülke, sosyal, siyasî ve ekonomik bahanelerle, bu yaranın sarılması yönünde
kayda değer adımlar atmammaktadır. Avrupa Konseyi'nin ısrarlı takibi sonunda
son zamanlarda meseleyi yeniden ele alan Gürcistan, bu defa birtakım şartlar
ileri sürmekte; bu şartları bazen açık bazen de kapalı olarak belirtmektedir.
Bir kere sürgün halkı Türk olarak tarif etmemekte, onları Gürcü-Meshet olarak zikretmektedir. Ahıskalıların sürgün öncesi
yaşamakta oldukları yerlere değil de Gürcistan'ın herhangi bir yerine
yerleştirmeyi tasarlamaktadır.
Halbuki bu halk tarihte Türk'tü, sürgüne
gönderilirken de belgelere Türk olarak geçmişti. Bugün onlara kimlik
değiştirmeyi teklif etmenin bir izahı olabilir mi?
15 Nisan 2005
tarihli Novosti-Gruziya Haber Ajansının Tiflis kaynaklı ve "Грузия
предлагает
изменить
термин
«турки-месхетинцы»
на «грузинские
месхетинцы" (Gürcistan,
"Mesheti Türkleri" kavramının "Gürcü Meshetileri" olarak değiştirilmesini
teklif ediyor.) başlıklı haberinde Gürcü Hükümet Komisyonu Başkanı,
Devlet Bakanı Georgiy Haindrava ile Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Terri
Devis'in görüşmesinden bahisle, "Mesheti
Türkleri" kavramının "Gürcü Meshetileri" olarak değiştirilmesinde mutabık
kaldılar." denilmektedir. Sayın M. Saakaşvili tarafından imzalanan 29 Kasım
2004 tarih ve 1052 Sayılı Gürcistan Cumhuriyeti Kararnamesiyle, Ahıskalıların
vatana dönüşüyle ilgilenmek üzere kurulan komisyonun görev dağılımı yapılmış;
aslı Gürcüce olan bu kararname metninde
sürgün halktan Meshler olarak söz edilmiştir. Bu kararnamenin Rusça
tercüme metninde ise parantez içinde Türk Meshleri ibaresine yer
verilmiştir ki bunun da bir tuzak/hile olma ihtimali akla gelmektedir.
Söz konusu haberlerde
yer alan Gürcistan Hükûmetinin resmî görüşü, 1944 yılında çıkarılan sürgün
kararnamesinde ve SSCB kayıtlarında da kullanılan Türk adını reddetmektedir.
Bunca çile çeken Ahıskalıların, millî kimlik tartışmasını kabul etmeleri
beklenemez. Sürgün kararnamesinde Türk olarak belirtilen Ahıska
ahalisinin yine aynı adla, sürgün öncesi yaşadıkları yerlere iadesinden tabiî
bir şey olamaz. Fakat Gürcistan yetkilileri, bu konuda da kabule şayan olmayan
birtakım söz oyunlarına başvurmukta ve zaman konusunda da ayak sürümektedirler.
Ahıskalılar, bu kadar sürgün ve kırgına
rağmen millî kimlik ve ata yurtları hususunda taviz vermek istememekte, "Biz Türküz, sürgünden önceki vatanımıza
dönmek, viran yurdumuzu şenlendirmek istiyoruz, başka bir emelimiz yoktur."
demektedirler.
Ahıska
Bir gül mevsiminde seyrine gittim,
Hani goncan hani gülün Ahıska?
Baktıkça hâline kahroldum bittim;
Korlanır mı bir gün külün Ahıska?
Güneş orda batmış, ay orda batmış,
O altın sabahlar uykuya yatmış,
Âşıklar kopuzu elinden atmış,
Tutulmuş söylemez dilin Ahıska.
Evlâdın ağulu şerbetler içmiş
Seyranın düğünün devranı geçmiş,
Yuvalar bozulmuş turnalar uçmuş,
Bulanmış ırmağın gölün Ahıska.
Dirliğin düzenin oban bozulmuş,
Yazık alın yazın böyle yazılmış,
Kavim kardaşından bağın çözülmüş,
Yaman esmiş kara yelin Ahıska.
Hani müezzinin hani minaren?
Şerha şerha olmuş kanıyor yaren,
Ayağa kalkmaya yok mudur çaren?
Doğrulur mu acep
belin Ahıska?...