English
 
 
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
17 .Sayı 16 .Sayı 15 .Sayı
 
 
 
 
Ayinesi İştir Kişinin Lâfa Bakılmaz!
 
Erdal ATALAY

Hep duyardık büyüklerimizden, “Caminin içine lâzım olan avlusuna haramdır!” derlerdi. Yazının başında Gori’den, Gazze’den bahsedecektim. Fakat caminin içi dururken avlusunu düşünenlerden olmak istemedim.

Ama biz mi anlatamadık, onlar mı duymadılar! Doğrusu, tam emin değilim. Galiba biz anlatamadık, yeterince çaba gösteremedik düşüncesi daha ağır basıyor, düşündükçe.

Bir berber dükkânında görmüştüm, açlıktan bir deri bir kemik kalmış bir Zenci çocuk. Kafası önüne düşmüş. Arka plânda, onun ölmesini bekleyen bir akbaba. Bekliyor ki ölsün ve o da onu yesin! Bu fotoğrafı çeken gazetecinin daha sonra bunalıma girip intihar ettiğini okumuştum. O çocuk da bir insandı. O fotoğrafı çeken gazeteci de... Sonunda dayanamamış, bu çocuğa yardım edememenin verdiği acıyla intihar etmişti.

Durum içler acısıydı. Somali’deki açlık, daha kim bilir kaç çocuğun akbabalara yem olmasıyla sonuçlanmıştı! Çok iyi hatırlıyorum: Türkiye’miz, batının zengin ülkelerinden önce, petrol zengini yanı başlarında olmasına rağmen Arap ülkelerinden önce yardıma koşmuştu. Hem de desinler için değil, gemiler dolusu yiyecek ve ilâç. O insanların yaralarını sarmak, insanlık göreviydi. Hem de Müslüman olan bu insanlara, kardeşlik borcumuzdu, yerine getirdik. O günler de gurur duymuştum Türkiye ile.

Günlerden, pazar. Yaz sıcağının, kendini iyice hissettirdiği günlerdi. Bursa’da Çınar Çay Bahçesinde, koca çınarın gölgesine sığınmıştım. Karşıda bir grup insan, masanın etrafını doldurmuş; ateşli ateşli konuşuyorlardı. Şiveleri bizim köyünki gibi, ama giyinişleri biraz yabancıydı. Elimde olmadan gözlerimi onlara dikmiş ayıramıyordum. Birden, masadakilerin tamamı dönüp, onlar da bana bakmaya başladılar. Sonra, birisi emir vermiş gibi, hem onlar hem de ben ayağa kalktık. Ben, onlara doğru yürürken buldum, kendimi.

Daha sonra Bursa’daki ilk derneğin kuruluş çalışmalarını organize ederken buldum kendimi. Bu insanlar, Ahıska Türklerindendi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye’ye ilk gelenler…

Bizim köy, Çıldır’ın Tatalet/Baltalı köyü, Kerzemet’in hemen karşısında, derenin bu yanındadır. Kerzemet’in sürgününü, annemden, babamdan dinlemiştim. “Harman döverken birbirimizin seslerini duyardık. Bir sonbahar günüydü, harmanların sonu. Son saman yığınları içeri alınıyordu. Bir sabah vakti, bağırma ve ağlama sesleriyle telâşlandık. Bir de baktık ki, Rus askerleri köyün etrafını sarmış, insanları döverek, zorla kamyonlara dolduruyorlar. Herkesi götürdüler. Köyün köpekleri haftalarca köyün etrafında uluyarak, sanki ağlıyormuş gibi dolaştılar…”

İşte bu insanlar, onlardı. Kerzemet gibi, yüzlerce Ahıska ve Ahılkelek bölgesindeki köylerden sürülenler… Bir Azerbaycan türküsündeki sözleri söylüyor gibiydiler: “Aras’ı ayırdılar/Gumunan gayırdılar/Men senden ayrılmazdım/Zulmile ayırdılar.”

Bizimki de öyle değil mi? yanımızdan yöremizden koparılan bu insanlardan bir daha hiç haber alınmadı. “Onları Sibirya’ya sürmüşler.” diye söyleniyormuş.                                                                                   

Ve işte onlar şimdi buradaydılar. Türkiye’ye gelmişlerdi. Kardeşlerinin yanına. Kim derdi ki Sovyetler yıkılacak ve onlar, Ahıska Türkleri, buralara gelebilecekler! Ama  Gazi Mustafa Kemal Atatürk söylemişti: “Sovyetler bir gün yıkılacak, oradaki kardeşlerimiz serbest kalacak. İşte o güne hazır olmalıyız!”

Peki, biz hazır mıydık? Bu sorunun cevabı, bu derginin yayın ilkelerini zorlamak olur. O nedenle bu konuya girmeyeceğim.    

Bu insanların yurtlarından sürülmelerinin üstünden bunca yıl geçti. Sovyetler’de, zulüm görüp sürülen diğer halklar, anayurtlarına geri döndüler. Ahıska Türkleri dönemedi.

Cesetleri, karların arasına, tren yolu üstüne atılan, yarıya yakını yollarda ve sürüldükleri yerlerdeki derme çatma barakalarda ölen, bu insanların çilesi dolmadı mı? Öyle görünüyor ki dolmamış! Bugün gelinen nokta bunu gösteriyor. Peki neden? Yetmedi mi çekilenler? Daha ne kadar? İnsan hakları mahkemeleri, insan hakları kuruluşları, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi… Bu bildirgeye imza koyan ülkeler… İnsanlık kör ve sağır!

Bugün gelinen noktada, Gürcistan’ın gönülsüz çıkardığı ve gelsinler değil de adeta gelmesinler diye çıkarılmış göç yasası… Ve Aralık 2009 sonunda sona eren başvuru süresi.

Aralık ortasında, Bursa-Almira Otel’de yapılan bir panel vardı. Bu panelde, dünyanın dört bir yanından gelmiş, kardeş ve akraba topluluklarının temsilcileri, isteklerini dile getirdiler. Ama Ahıska Türklerinin, dernek ve federasyon temsilcileri, başkanları, oldukça rahattılar. Yoksa Ahıska Türklerinin dertleri mi sona ermişti? Yoksa konuşma yasağı mı vardı? Bunu anlamak, açıklamak zor… Ne diyeyim ki, söylemek istediğimi anlatmış olayım?

Bu derneklerin görevi, Ahıska Türklerinin sorunlarıyla mı uğraşmak? Yoksa birbirleriyle mi uğraşmak? Bursa’da, birbiriyle 100 (yüz)’er metre arayla 4 (dört) dernek var. Aslında toplam yedi dernek. Ne denir! Allah akıl fikir versin! Başka bir şey söylemenin yararı yok. Belki bu dileğimizin yararı olur!  

Görevimizi yaptık mı? Derneklerin başına oturduk, ama başçılık yaptık mı? Anlattık mı, anlatabildik mi Türkiye’mizin yöneticilerine? İkna edebildik mi onları? Ne olacak bu milletin hâli? İçimiz rahat mı? Vicdanımız rahat mı? Vatana dönebilecek miyiz? Engeller ortadan kalktı mı?

 Türkiye’mizin, sevgili Türkiye’mizin hükûmetleri, Gorilere binlerce ev yaptılar! Hem de bağış! Ümit ve temenni ediyoruz ki, Gürcistan’a dönecek hemşehrilerimiz için de böyle plân ve projeler hazırlanmıştır.

Filistin’e, Gazze’ye de öyle. Oradaki garibanların tenceresi kaynasın diye hem devlet hem de işadamlarımız oralarda da yatırımlar yaptılar. Bu, insanlık adına örnek bir sayfadır. İtiraz yok. Ama Ahıska Türkleri de ümmet-i Muhammed’dendir. Onların da çocukları var. Onların da tencerelerinin kaynaması lâzım. Ama en önemlisi, neyin yapılacağı, neyin yapılamayacağının şimdiden söylenmesidir. Söylenmeli ki, insanlar onu göre yarınlara hazırlanmalı. Zira bu insanlar memleket memleket dolaşmaktan usandı, yıldı. Gürcistan’a geldiklerinde Türkiye’nin elinin orada olup olmayacağını merak ediyorlar. Güvenecekleri bir dal arıyorlar. Yoksa hangi duygularla vatana dönüş hazırlığına başlayacaklar? Gürcistan’a güvenerek mi?

Bu konuda herkes üzerine düşeni yaptı mı? Yoksa bu millet arkanızdan beddua ettikçe mezarınızda ters döneceksiniz!

Çifte vatandaşlık dedik, Türkiye Türkçesi ile eğitim dedik. Ne oldu? Bizim Ahıska dergisinin 14. sayısının kapağında ‘Minaresinin yerine çan kulesi yapılan Ahmediye Camii minaresinin yapılmasını bekliyor’ diye bir cümle vardı. Bu cümle olsun, birilerini harekete geçirecek mi? Yoksa bu insanları ağızlarına almasınlar bir daha! Ne denirse densin kimse inanmaz. “Ayinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz!” diyenlerdenseniz, görev başına!

Ahmediye Camii’nin minaresinin yerine yapılan çan kulesinin yerine minare yapmak, yapabilmek için görev başına! Tıpkı Moskova yakınlarındaki Kazan’da dört minareli Kul Şerif Camii gibi! Hayır, hayır, biz dört minare demiyoruz, yapıldığı tarihteki gibi, bir tek minare! Bu şeref sizin olsun, istemez misiniz?

 
 
  Ziyaretçi İstatistikleri En Çok Okunanlar   Bugün En Çok Okunanlar   Son Bakılan Yazılar
  Şu anda: 4 kişi
Bugün: 39 kişi
Bu ay: 2105 kişi
-- Uzaklarda Kalan Kardaşlar
-- Ahıska Türklerinin Bitmeyen Göç Trajedisi ve Ardahan'dan Sarıkaya'ya Göçler
-- Federasyonumuz ve Derneklerimiz
-- Akdağmadeni ve Ahıskalılar
-- Anadolu'nun Bağrında Unutulmuş Ahıskalılar

  -- Amasya’nın Altın Tarihi
-- Kontes Uvarova'nın Kafkasya Seyahati
-- Editörden
--  Ayinesi İştir Kişinin Lâfa Bakılmaz!
-- Çıldır Köyleri Seyahat Notları - II
  --  Ayinesi İştir Kişinin Lâfa Bakılmaz!
-- Şâir Fuzulî
-- Editörden
-- Posof Yöresi Efsaneleri
-- HABERLER
 Bizim Ahıska Dergisi Tasarım:Emre Asker