|
Türk Dünyası, çok büyük bir coğrafyayı ifade eder. Ortak soy, ortak dil, ortak din, ortak tarih, ortak kültür ve benzeri diğer ortak değerler, hep birlikte, bu coğrafyanın sınırlarını çizer. Türk Dünyası dediğimiz olgunun temelinde, tarihin süzgecinden geçerken, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde hareket ediş, kendini bir bütünün ayrılmaz parçası olarak görüş vardır. Farklı etnik kökenden gelse, farklı bir dili konuşsa, farklı bir dine mensup olsa da, ortaklaşa olarak paylaşılan, aynı bir bütüne ait olma – kendini o bütünün bir parçası olarak görme- duygusu söz konusudur.
Teorik açıdan bakıldığında etnik köken elbette ki, temel belirleyicidir. Ancak, pratiğe -yani tarihe- dönülüp bakıldığında Türk Dünyasının sadece etnik temelli olarak görülmediği; bu öğeyi de ihtiva eden, daha geniş bir içeriğe sahip olduğu gerçeği ile karşılaşılır. Esasen, eğer kaynaklar kıt ve uluslararası ilişkiler de özde bir kıt kaynak mücadelesi ise, Türk Dünyasının bu geniş içerikte ele alınması, millî menfaatler açısından, daha faydacı ve daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Türk Dünyasına bu bağlamda bakınca, üç kıtada, aşağı yukarı 19 milyon km2’lik bir coğrafya ortaya çıkar.
*Bu coğrafyada, Türk’ü hatırlatan ve Türkiye’yi çağrıştıran tarihî ve kültürel eserler, Türk izleri vardır.
*Yine bu coğrafyada, birlikte yaşanarak oluşturulmuş ve paylaşılan tarihin etkisinde, soy olarak Türk olmadıkları hâlde, hâlâ kendilerini Türk’e ve Türkiye’ye yakın hisseden, yüzlerini Türk’e ve Türkiye’ye dönmüş insanlar vardır.
*İnsanlarının büyük çoğunluğu, Türk soyundan gelen, kimisi egemen ve bağımsız devletlerine sahip, kimisi farklı devletler içinde topluluklar halinde yaşayan, Türk Devlet ve Toplulukları vardır.
Ve bunlara, özellikle 1960’lı yılların başında ortaya çıkan süreç içinde, önce işçi olarak Türkiye dışına çıkanları, sonra da eğitim ve iş kurmak için gidenleri; sayıları bugün oldukça artmış olan, bir kısmı çifte tabiiyetli Türk vatandaşlarını ve ciddi rakamlara ulaşmış Türk sermayesini de eklemek gerekir.
Bunların hepsi, o insanlar ve yerler ile Türkiye arasında bir köprüdür. Tarihin seyri içinde, bu köprü üzerinden, gidişler-gelişler olmuştur. Halen de olmaktadır. Geride bırakılan toprakların, mezarların, yakınların, hatıraların her biri, aradan yıllar geçse bile, birer köprü olmaya devam etmektedir. Bu bağlar nedeniyle, dışarıdaki -uzak ellerdeki- gelişmeler Türkiye’ye, Türkiye’deki gelişmeler de oralara, anında yansır. Arada mesafeler vardır, üzerinden zaman geçmiştir, ancak zamana ve uzaklığa rağmen, kader, kıvanç ve tasa paylaşımı devam eder.
Bazen, bu paylaşım ortadan kalkmış, bağlar kopmuş gözükse de, çoğu zaman gerçek öyle değildir.
Bu tür görüntülerde, bir taraftan uluslararası ilişkilerin hassas gereklerini ve dengelerini aramak, diğer taraftan da bu paylaşımdan ve ortak bağlardan rahatsızlık duyan üçüncü aktörlerin maksatlı politikalarını ve örtülü eylemlerini görmek gerekir.
Uluslararası politikanın yakın tarihine bakılır ise, yeniden yapılanma süreçlerinde, iki şey dikkati çeker. Bunlardan birincisi, genelde fazla güçlü olmayan ülkeler ile ilgilidir. Bunlar, mümkün olan en geniş ölçüde homojen bir nüfusa sahip olmak isterler. Çünkü, homojen nüfus, o ülkeye iç politikada istikrar kazandırır, dış politikada da güçlü olmasını sağlar. Ayrıca, homojen nüfus, dışarıdan bu ülkeye müdahale edilmesi imkanını da ortadan kaldırır.
Dikkati çeken ikinci husus ise, genelde büyük ve güçlü devletlerce tercih edilen bir husustur. Bunlar, kendilerinin çıkar alanı içinde gördükleri bölgelerde, bölge ülkelerinin fazla homojen bir nüfusa sahip olmalarını istemezler ve örtülü olarak bunu önlemeye çalışırlar. Çünkü, o devletin ülkesinde kalmasına ve o ülkeye yerleşmesine destek verecekleri gruplar, topluluklar ve halklar, ileride kendilerinin o ülkeye müdahale etmesine imkanı verecektir. Bazen, bunlar, hep güçlü olacakları -kalacakları- beklentisi içinde, kendilerinin homojen bir nüfusa sahip olması yerine, özellikle ve çoğu zaman da sembolik olarak, farklı gruplara, topluluklara ve halklara kendi ülkelerini de açarlar. Bu yaklaşım, ilk bakışta kendine güvenin ve iyi niyetin bir yansıması gibi görünse de, gerçekte, durum bundan farklıdır. Bu yaklaşımın arkasında da, yine kendi vatandaşı olacak bu insanlar üzerinden, bunların akrabalarının yaşadıkları yerlere duyulan ilgi vardır. Bu insanlar ile geldikleri yerler arasındaki ortak bağlar, güçlü devlete, o ülkelere ve coğrafyalara, -üçüncü kişilere makul ve insani gelecek- müdahalelerde bulunma imkanı verir.
Türkiye’nin Lozan Konferansı’nda Patrikhanenin yurt dışına çıkarılması için verdiği mücadele ve bugün Patrikhanenin izin verilen işlevinin dışında yaptıkları ve uluslararası bağlantıları, bu duruma güzel bir örnek teşkil eder. Sovyetler Birliği’nin Kafkasya’da Moskova’ya bağlı birer Sovyet Cumhuriyeti olarak elinde tuttuğu Ermenistan ve Azerbaycan, yine bu bağlamda görülebilir.
Daha yakın tarihlerde, 1990’lara doğru başlayan süreç içinde, Balkanlar’da eski Yugoslavya’nın parçalanması ve bölgenin yeniden yapılanması sırasında yaşananlar da, yine bu açıdan dikkat çekicidir. Eski Yugoslavya’yı oluşturan Cumhuriyetlerden bazılarının Almanya’dan aldığı destek, Hırvatistan’ın ülkesinde homojen bir nüfusa sahip olmak için yaptıkları ve Türkiye’nin, yüzlerini kendisine dönmüş Balkan insanlarına, doğrudan ve NATO üzerinden verdiği destek, keza yine bu bağlamda görülebilir.
Bugüne gelindiğinde,
*Makedonya’da ve Kosova’da cereyan eden olayları, Bosna-Hersek ile Sırbistan-Karadağ’ın her an dağılabilecek potansiyel sorun alanları olarak gözükmeleri,
*Kafkasya’da, özellikle Gürcistan ile bağlantılı olarak yaşanan Çeçenistan, Abhazya, Acaristan ve Osetya sorunlarının Moskova ve Washington ile bağlantılı olması,
*Keza, bir bütün olarak, bugün Orta Doğu’nun içinde bulunduğu hassas durum da,
yine bu bağlamda görülmesi gereken durumlardır. Yani bir tarafta homojen bir nüfusa sahip olma çabaları, diğer tarafta da nüfus yapısındaki bu farklılıklara maksatlı yaklaşımdan beslenen sorunlar vardır.
Uluslararası politika açısından dikkati çeken husus, bir devletin, ülkesi dışında kalan –yani başka devletlerin ülkesinde yaşayan-, ancak aradaki ortak bağların etkisinde kendisine yakın duran insanlara, aynı zamanda bir diplomasi aracı olarak yaklaştığıdır. Bu, tarih içerisinde, bugünkü kadar öne çıkmamışsa da, hep böyle olmuştur.
Türkiye dışındaki Türk varlığı nedeniyle, bu husus Türkiye için de geçerlidir. Üstelik, Türkiye için daha çok geçerlidir. Çünkü, yurt dışındaki Türk varlığı oldukça zengin ve oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bunun anlamı, Türk diplomasisinin, çoğu ülkenin bu derecede sahip olmadığı bir avantaja sahip olduğudur.
Bu yüzden de Türkiye’nin, bugüne kadar, temelde yurt dışındaki Türk varlığını yerinde tutmayı, onları korumayı ve geliştirmeyi öngören, örtülü bir millî siyasete sahip olduğu söylenebilir. Bu siyasetindeki başarısı tartışmaya açık olsa da, Türkiye’nin böyle bir siyasete sahip olduğu, tartışma konusu olmaktan uzaktır. Çünkü, uygulama, böyle bir siyasetin varlığına işaret etmektedir.
Bu tür bir siyasete sahip olma ile, bu siyaseti hayata geçirme ayrı şeylerdir. Bu açıdan iki husus önem kazanır. Birincisi, imkan -kaynak- sorunudur. Oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmış yurt dışındaki Türk varlığına, onların beklentilerine cevap verecek derecede ilgi ve kaynak tahsis etmedeki güçlüğü görmek gerekir. İkinci husus ise, Türkiye’de, dış politikanın oluşturulması ve yürütülmesi ile ilgilidir. Bilindiği üzere, Türkiye’de dış politika, siyasal iktidar ağırlıklı olarak yürütülür. Dış politikanın oluşumuna ve uygulanmasına ilişkin sivil katılım son derece sınırlıdır. Bu durum da, doğal olarak, yurt dışındaki Türk varlığına olan ilginin ve bunun etkin bir diplomasi aracı olarak kullanılmasının, Türkiye’de büyük ölçüde siyasal iktidarların tercihlerine kalmasına neden olmaktadır.
1990’lara doğru başlayan ve halen devam eden değişim süreci, yeni bir güvenlik anlayışını ve tehdit algılamasını beraberinde getirmiştir. Eskiden münhasıran askerler ve silahlı kuvvetler öne çıkarılarak elde edilmeye çalışılan dış politika hedefleri için, bugün etnik, dinsel, kültürel, sosyal, tarihsel ve benzeri diğer unsurlar kullanılmaya başlanmıştır. Hedef ülkedeki etnik, dinsel, sosyal, kültürel ve benzeri alanlardaki farklılıklar ile, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, günümüzde o ülkeye karşı kullanılabilecek ciddi birer silaha dönüşmüştür. Üstelik, askerin ve silahlı kuvvetlerin tepkiyi çektiği günümüz koşullarında, bunlar tepkiyi çekmedikleri gibi, iyi örtülüp ve senaryolaştırılabilirse, iç ve dış kamuoyundan ciddi destek de görebilmektedir. Askerin ve silahlı kuvvetlerin devrede olacağı bir koşulda, buna muhalefet edebileceği veya en azından nötr kalacağı beklenen bazı unsurlar ve aktörler, bu son durumda tam tersi bir süreç içine girerek, zaten güçlü aktörlerin elini daha da kuvvetlendirebilmektedirler. Bu, aynı zamanda, güçlü aktörün daha fazla kaynak kullanarak ulaşabileceği bir amaca daha kolay ulaşmasına da hizmet eden bir durumdur.
Askerin ve silahı kuvvetlerin diplomasi açısından ifade ettiği anlamda, özde bir değişiklik olmasa da, görünürde bu tür bir değişiklik söz konusudur. Etnik, dinsel, sosyal, kültürel, çevresel ve ekonomik unsurlar, diplomasi alanında, günümüzde askerin ve silahlı kuvvetlerin önüne geçmiştir. Diplomasinin askeri boyutunda bir değişim ortaya çıkmıştır. Yani, bugün artık, sınıra asker yığarak, askeri birliklerin yerleri ile oynayarak, sınırda askerleri konuşturarak veya hassas bölgelerde anlamlı beklenmedik özel tatbikatlar yaparak, bir ülkeyi bir şeyler yapmaya veya yapmamaya veyahut hareketsiz bırakmaya zorlama dönemi geçmiş gibidir. Günümüz diplomasisinde, daha az masraflı ve daha az tepkiyi çeken bu yeni unsurlar öne çıkmıştır. Bu, esasa müteallik olarak, belirtilmesi gereken birinci tespittir.
İkinci tespit, bu birinci tespite bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Yakın zamana kadar, askerin ve silahlı kuvvetlerin diplomasideki yeri nedeniyle, birbirleriyle rekabet içinde olan –mücadele eden- aktörler, karşılıklı olarak askeri güçlerini sağlamlaştırmaya önem ve öncelik verirlerdi. Askeri dengeleri güncel tutarak, eşiği sürekli aşılamaz tutmaya çalışırlardı. İki kutuplu dönemin sona ermesi ile birlikte, bu tablo geride kalmaya başlamış gibidir. Ülkelerin, daha çok etnik, dinsel, sosyal, kültürel, çevresel ve ekonomik unsurlar üzerinden hedef alındığı yeni bir süreç ortaya çıkmıştır.
Yani rakibin –hasmın- münhasıran askeri gücüne bağlı güvenlik ve tehdit algılaması, yerini, bu belirtilen unsurlarla oynamadan kaynaklanan yeni güvenlik ve tehdit algılamasına bırakmaya başlamıştır. Bu da, doğal bir şekilde, ülkeler için, iç tehdit unsurunu öne çıkarmıştır. Konuya ilişkin ikinci tespit olarak, bu belirtilebilir.
Ancak, üçüncü bir tespitte daha bulunmak gerekir. O da şudur: askerin ve silahlı kuvvetlerin diplomasideki yeri konusunda ortaya çıkan görünürdeki bu değişime rağmen, son tahlilde askere ve silahlı kuvvetlere dayanmayan bir diplomasinin başarı şansının olmadığı da bir gerçektir. Burada, önemli olan, diplomasideki bu değişimi, millî menfaatler doğrultusunda, iyi yakalamaktır. Daha açık bir ifade ile, bu unsurların öne çıkması, askerin ve silahlı kuvvetlerin öne çıkmasına göre daha az masraflı ise, bunu ekonomik açıdan değerlendirmeyi düşünmek gerekir. Ancak, bu değerlendiriş, askere ve silahlı kuvvetlere artık gerek kalmadı noktasına çekilerek, bu kurumların hedef alınmasına dönüşmemelidir. Çünkü, askeri gücü olmayan veya görünürde var olan ülkelerin uluslararası politikadaki hali ortadadır. Tarih, askeri gücü olmayan devletlerin yaşama şansının olmadığına işaret eder.
Bütün bu ifade edilenler, somut olaylar ile ortaya konulmak istenirse, güncel çok sayıda örnek vermek mümkündür. Yine bugün Balkanlar’da, Kafkasya’da ve Orta Doğu’da mevcut olan tablo, bu bağlamda görülebilir.
Örneğin, Balkanlar’da, ABD ile AB arasındaki rekabet, bu yeni güvenlik anlayışını yansıtmaktadır. ABD, hem önceki ismi ile tanıyarak Makedonya’ya destek vermiş, hem de bu ülkedeki ve bölgedeki Arnavut nüfusu gözeterek Makedonya’yı yerel yönetimlere ilişkin bir reformu referanduma götürmesi konusunda ikna etmiştir. Bunların anlamı, Amerikan diplomasisinin, askeri gücünü öne çıkarmadan, Makedonya, Arnavutluk ve Kosova nezdine, AB’ye karşı mesafe aldığıdır.
Keza, Kafkasya’daki ABD-Rusya rekabetinde, Moskova, Washington güdümlü Gürcistan yönetimine karşı, Acaristan, Güney Osetya ve Abhazya kartlarını kullanmaktadır. Tiflis Yönetimi, içeride Acarlar, Osetler ve Abhazlar üzerinden ülke ve ulus bütünlüğünü tehdit eden gelişmeler ile karşı karşıyadır.
ABD’nin destek verdiği AB’nin Türkiye’ye dayattığı, Kürt ve Alevi kökenli vatandaşların azınlık olduğu görüşü de, temelde Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü tehdit eden bir özellik taşımaktadır. Dışarıdan bu şekilde işaret edilen etnik ve dinsel unsurların her biri, içeride Türkiye’nin üniter yapısını hedef alan birer iç tehdide dönüşmektedir.
Bu örnekler, etnik, dinsel, sosyal, kültürel ve benzeri diğer unsurların, hem iç, hem de dış güvenlik açısından nasıl birer tehdit unsuruna dönüştüğüne işaret eder. Bu unsurların uluslararası politika açısından günümüzde ifade ettiği asıl anlam, bunların, askerler ve silahlı kuvvetler tarafından yerine getirilen işlevleri yerini getirmeye başladıklarıdır. Bu, önemlidir. Ancak, bu değişim, kimseyi, askerin ve silahlı kuvvetlerin dış politikadaki öneminin azaldığı sonucuna götürmemesi gerekir. Eğer öyle olsaydı, AB uluslararası politikada hatırı sayılır bir güç olurdu, fakat değil. Çünkü, operasyonel halde, dikkat çekici bir askeri güce hala sahip değildir. Veya tersinden gidilir ise, ABD’nin savunma harcamalarındaki artan seyir izah edilemez. Ülkede sosyal problemler artarken, ABD, savunmaya yılda 500 milyar doların üzerinde bir kaynak ayırmaya başlamıştır. Keza, yine tersinden gidilir ise, ABD ve Rusya gibi ülkelerin, durmadan savunma ve saldırı amaçlı yeni silah sistemleri üretmeleri de izah edilemez.
Bu konuda yapılabilecek belki dördüncü bir tespit de, bir ülkedeki etnik, dinsel, sosyal, kültürel ve benzeri farklılıkların, hem yeni tehdit unsurları, hem de o ülkeye müdahale etmenin yeni yol ve yöntemleri olduğu; ancak, bu unsurların, gelişmiş ve güçlü ülkeler tarafından, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere karşı kullanıldığıdır. Amerikan toplumu etnik, dinsel, sosyal, kültürel ve benzeri açılardan oldukça çeşitlilik gösterir. Ancak bu çeşitlilik, ABD için bir tehdit unsuru olma özelliğini taşımamaktadır. Tam tersine, ABD, kendisindeki bu unsurlar üzerinden dünyanın her tarafında müdahale etme imkanını elde etmektedir. ABD, kendisine sağladığı bu imkan –avantaj- nedeniyle, sembolik miktarlardaki nüfus katılımları ile, Amerikan nüfusundaki çeşitliliği artırmayı öngören bir politika izlemektedir.
Ve hemen burada, Türkiye’nin de, dünyanın dört bir köşesine yayılmış Türk varlığı nedeniyle, tıpkı ABD gibi, dünyanın her tarafına müdahale etme imkanına sahip olduğunu teslim etmek gerekir. Ancak, Türkiye’nin sahip olduğu bu imkanı kullanabilmesi için, yine tıpkı ABD gibi güçlü olması gerekir. Ama bu kadar güçlü değildir ve güçlü olması da, bu yüzden istenmemektedir.
Bu belirtilenlerden sonra, Ahıska örneğine geçildiğinde şunlar karşımıza çıkar.
Önce Ahıska bölgesinin, Kafkasya’nın bir parçası olduğunu ve Kafkasya’nın jeopolitiğini görmek gerekir. Kafkasya üzerinden, Karadeniz’in bütün kıyılarını, Hazar Havzasını, Orta Doğu Havzasını doğrudan ve buralarla bağlantılı diğer coğrafyaları da dolaylı olarak kontrol etmek mümkündür. Kafkasya’nın, Rusya’nın yumuşak karnı olduğu şüphesizdir. Bütün bunları, hem karşılıklı olarak işleyen hammadde ve işlenmiş madde trafiği, hem de enerji merkezleri ve enerji nakil hatları açısından görmek gerekir.
Birinci Dünya Savaşında, dönemin en güçlü devletlerinden İngiltere’nin bu bölgeye olan ilgisi ve yeni kurulan Sovyet Yönetiminin hemen burayı hakimiyeti altına alması; İkinci Dünya Savaşı sırasında yine Kafkasya’nın büyük güçlerin mücadelesine konu olması, bu bölgenin yakın tarihte hep önemli bir coğrafya olarak görüldüğüne işaret eder.
İşte, Ahıska Türklerinin gerçek yurtları, bu kadar değerlidir. Bu değer ve Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel, Türkiye ile Ahıska Türkleri arasında örtülü bir engel olmuştur. Türkiye’nin Türk Dünyasına olan ilgisinden hep rahatsızlık duyulmuştur. Bu rahatsızlık da, sadece Türkiye’yi rakip ve engel olarak görenlerden değil, bunların yerli işbirlikçilerinden de gelmiştir. Ancak, Türkiye, buna rağmen, 1992 yılında çıkardığı 3835 sayılı yasa ile, Ahıska Türklerine sahip çıkma konusunda önemli bir adım atmıştır.
Burada, bu yasanın devamının getirilememesi üzerinde durularak, bir çok şey söylenebilir. Ancak, uluslararası politika açısından bakıldığında, Türkiye’nin, Ahıska Türklerine Türkiye’de değil, yurtlarında ihtiyacı vardır. Kendi yurdunda her açıdan güçlü hale gelecek Ahıska Türkleri, Türkiye için bir emniyet unsuru, güven kaynağı ve aynı zamanda da gurur vesilesi olacaktır. Ahıska Türklerinin yerlerinde güçlü olması, Türkiye’ye her bakımdan güç verecektir. Bu itibarla, eğer Ahıska Türkleri konusunda bir eleştiri gelecek ise, bu eleştiri, söz konusu yasanın devamının getirilememesi noktasından değil, Türkiye’nin Ahıska Türklerinin ata yurtlarına dönmesi konusunda bir diplomasi atağı başlatamamış olması noktasından gelmelidir. Sovyet Yönetiminin, dağılmadan kısa bir süre önce Ahıska Türklerine yapılanları haksız bulması ve haklarını iade etme kararı alması, siyasal ve hukuksal açıdan, bu konuda Türk diplomasisi için ciddi bir tutamak noktasıdır. İnsan haklarının uluslararası politikadaki güncel anlamı ve işlevi de, ayrıca bu konuda Türk diplomasisinin elini kuvvetlendirecektir. Ahıska Türklerinin Türkiye’den beklentilerinin ve Türkiye’nin Ahıska Türklerine yaklaşımının, bu istikamette olması gerekir.
Ankara ile Ahıska Türkleri açısından dikkat çekici olan ve değinilmesi gereken başka hususlar da vardır. Yakın tarihe bakıldığında, Türkiye ile sorunları ve/veya Türkiye’ye ilişkin emelleri olan ülkeler, ortak sınırlarında Türkiye’ye müzahir unsurları hep buralardan çekmişler, ülkenin başka yerlerine zorunlu göçe tabi tutmuşlardır. Ancak, bu politika sadece Türkiye’nin bulunduğu bölgeye özgü bir politika değildir. Bunu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonlar ile savaşan Amerikalılar da ve birkaç yıl öncesine kadar Türkler’e karşı İranlılar da yapmıştır.
Ahıska Türklerinin çilesi de, bu tür bir politikanın konusu olmakla başlıyor. 1945 ve 1946 yıllarında Moskova’dan Ankara’ya gelen Rusların doğuda toprak ve Boğazlarda üs isteklerine bakılır ise, Ahıska Türkleri’nin 1944 yılında sürgüne gönderilmelerinin arkasında, Sovyetler Birliğinin Türkiye’yi karşısına alma niyet ve hazırlığının olduğu görülür. Türkiye sınırından sadece 12 km. uzaklıkta olan bir bölgede yaşayan Ahıska Türkleri, askeri açıdan alınmış bir tedbir olarak, Ruslar tarafından sürgüne gönderilmiştir. Ancak, bu tedbirin uygulanması, bir soykırım -etnik temizlik- gibi olmuştur.
Hemen bütün kaynaklarda gayretli, dürüst ve çalışkan insanlar olarak nitelenmelerine rağmen, Ahıska Türklerinin çilesi, bugüne kadar bitmemiştir. Uluslararası ilişkilerdeki çıkar temelli amansız mücadele, bu sorunun bitmesini önlemiştir ve önlemeye de devam edecek gibidir. 1989’da Özbekistan’da yaşananları, bu acı gerçek bağlamında görmek gerekir. Çıkar, asıldır, esastır.
Ahıska Türklerinin yurtlarının bir kısmına Ermenilerin yerleştirilmiş olması ve 1989’da yaşanan ikinci göçte gidilen Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Krasnador bölgesinde de Ermenilerin çoğunlukta bulunması, bir tesadüf olarak görülmemelidir. Amaç, sadece Ahıska Türklerini değil, Ankara’yı da Ermeniler ile karşı karşıya getirmek, meşgul etmektir. Ahıska Türklerinin ve Ankara’nın bunu dikkate alması gerekir. Rakipler –hasımlar-, çok acımasız, sinsi ve hep pusuda…
İlginçtir, geçtiğimiz yıl da, ABD, Ahıska Türklerine sahip çıkıyor. 5 ila 15 bin arasında Ahıska Türkünün ABD’ye kabul edileceği yazılıp söyleniyor ama, bugüne kadar fiilen ABD’ye kabul edilen Ahıska Türklerinin sayısı 200 kadardır. Uluslararası politika açısından burada önemli olan, ABD’nin Ahıska Türklerine sahip çıkmış gözükmesidir. Bu sahip çıkışı masaya yatırmak gerekir.
Birinci olarak, bu sahip çıkış, ABD’nin, tıpkı Orta Doğu gibi, Kafkasya’yı da kendisinin ulusal çıkar alanı içinde görmeye başladığına bağlanmalıdır. İkinci olarak, özellikle bölgedeki son gelişmelere bakılınca, Ruslar nasıl Ankara’yı karşılarına alma hazırlığı içinde 1944 yılında Ahıska Türklerini yurtlarından sürmüşlerse, şimdi Amerikalıların da yine Ankara’yı karşılarına alma hazırlığı içinde tam tersi yönde Ahıska Türklerine ilgi gösterdikleri akla gelmektedir. ABD Yönetiminin Ahıska Türklerine olan ilgisinin, bu son bağlamda görülmesine neden olan somut bazı gelişmeler vardır.
*ABD, Irak’ta Türkmenleri yok varsaymaktadır. Türkiye ve Türkmenler karşısında, yerel Kürt grupları ile birlikte hareket etmektedir.
*ABD, Kıbrıs’ta, Mehmet Ali Talat’ı, Ankara’yı dışarıda bırakan -dışlayan- bir üslûpla yanına çekmeye yönelik girişimler içindedir.
*ABD, bir süredir, Güney Azerbaycan olarak bilinen, İran’ın kuzey bölgesindeki muhalefet hareketinin önde gelen isimlerinden Cöhregani ile birliktedir. Cöhregani, ABD’de yaşamaya başlamıştır.
*Bundan kısa bir süre önce, Doğu Türkistanlılar, ABD’de, “sürgünde” bir hükümet kurmuşlardır. ABD, bu hükümete de ev sahipliği yapmaya başlamıştır.
*Ve ABD’nin de destek verdiği Türkiye’nin AB üyeliği bağlamında, geçtiğimiz ay yayınlanan İlerleme Raporu ile, Alevilerin gayri Müslim azınlık oldukları, Türk kavramının münhasıran etnik bir kavram olduğu tartışmaları ortaya çıkmıştır. Bunun pratikteki anlamı, Türkiye’nin yurt dışındaki bir kısım Türk varlığını kaybetmesidir. Özellikle Türklüğün münhasıran etnik bir kavram olarak işlenmesi, Türk soyundan gelmedikleri halde, ortak din, tarih, kültür gibi bağlar üzerinden kendilerini Türk kabul ederek yüzlerini Türkiye’ye dönmüş yurt dışındaki Türk varlığının kaybedilmesine neden olabilecektir. Bunlar ile Türkiye arasındaki bağın kopması gündeme gelebilecektir.
Bu örnekler, ABD’nin Türkiye’yi karşısına aldığının düşünülmesine neden olan -bunu akla getiren- gelişmelerdir.
Üçüncü olarak, son dönemde cereyan eden bu gelişmelere yine uluslararası politika açısından bakıldığında, ABD’nin, sadece Ankara’nın elindeki Türk Dünyası kozunu boşa çıkarmayı –Türk Dünyası ile Türkiye arasındaki bağı zayıflatmayı- öngören bir senaryo bağlamında hareket etmediği, aynı zamanda Türk Dünyası üzerinde söz sahibi olma peşinde olduğu da anlaşılmaktadır.
Dikkat çekilmek istenen dördüncü husus ise, ABD’nin Ahıska Türklerine olan ilgisinin, bu ülkenin Türk ve Türkiye sevgisine bağlanamayacağıdır. Bu, uluslararası ilişkilerin temel gerçeği olan çıkar olgusu ile bağdaşmaması bir yana, ABD’nin bölgede Türkiye’yi yok varsaydığına işaret eden gelişmeler ile de örtüşmeyecektir. O zaman, ABD’nin Ahıska Türklerine olan ilgisi nasıl izah edilecektir?
ABD, aslında Ahıska Türklerine değil, bölgedeki Ermenilere sahip çıkmıştır.
Halihazırda Ahıska Türklerinin bulunduğu Krasnodar’da Ermeni nüfus yoğunluktadır ve Gürcistan’daki tarihi Ahıska topraklarında da Ermeniler vardır. Bu tabloda, Ahıska Türklerinin yurtlarına dönme talepleri, en çok bu iki bölgedeki Ermenileri tedirgin etmektedir. Çünkü, Ahıska Türklerine gösterilecek iki yer vardır. Bunlar da, Gürcistan’daki tarihi Ahıska yurdu ve Rusya’nın Krasnodar bölgesidir. Dolayısıyla, ABD’nin Ahıska Türklerine sahip çıkmış gözükmesi, gerçekte bu iki bölgedeki Ermenileri rahatlatmıştır. Çünkü, ABD kapısının açılmış gözükmesi, Moskova ve Tiflis Yönetimlerinin Ahıska Türklerin taleplerine daha az duyarlık göstermelerine neden olacaktır. ABD’nin bir iyilik, bir yardım gibi görünen bu tasarrufu, aslında Ahıska Türklerini bölücü, onların sesinin daha az çıkmasına neden olucu ve sonuçta yurtlarına dönme konusundaki beklentilerini zayıflatıcı bir etkiyi beraberinde getirmektedir. O zaman, bu tasarrufun, hem bölgedeki Ermenileri Moskova’nın etkisinden uzaklaştırıp Washington’un etki alanına çeken, hem de Gürcistan Yönetimini rahatlatarak ABD’nin daha çok etkisine açan bir tasarruf olma özelliğini taşıdığını da teslim etmek gerekir. Daha açık bir ifade ile, ABD, Ahıska Türkleri üzerinden Kafkasya’ya daha çok yerleşme ve bu bölge üzerinde daha çok söz sahibi olma imkanına kavuşmuştur.
İşin en dikkat çekici yanı, ABD’nin, bütün bu kazançları, 200 kadar Ahıska Türkünü ülkesine kabul etmekle elde etmiş olduğudur. Bu kadar büyük kazancın maliyeti çok düşüktür. Bu da, etnik, dinsel, sosyal, kültürel ve benzeri diğer unsurların, hem uluslararası politikadaki güncel işlevlerine, hem de bu unsurların gelişmiş-güçlü ülkelerce nasıl istismar edildiklerine güzel bir örnek teşkil eder.
Peki, Türkiye ne yapmalıdır?
Eğer bu unsurlar, dış politika hedeflerinin çok düşük maliyetlerle elde edilmesine aracılık edebiliyorlarsa, kıt kaynak sorununu en üst seviyede yaşayan Türkiye’nin “dış Türkler” sorununa bir an evvel ve çok yoğun bir şekilde eğilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin de, dış Türklerin de, buna ihtiyacı vardır.
Türkiye, Ahıska Türkleri’nin yurtlarına dönem konusundaki gayretlerini, desteklemelidir. Bu bağlamda, hem Sovyetler Birliğinin dağılmadan hemen önce -1989 yılında- Ahıska Türklerine haklarını iade yönünde almış olduğu karardan, hem bugün artık taraf olunup olunmadığına bakılmaksızın herkesi bağlayan temel insan hakları düzenlemelerinden, hem de Avrupa Konseyinin Ahıska Türklerine ilişkin olarak almış olduğu Gürcistan’ı bağlayan kararından yararlanılmalıdır. Ayrıca, Ahıska Türklerinin gündeme getirilebilecek tazminat talepleri de ilgili ülkeler nezdinde bu konuda bir baskı unsuru olarak kullanılabilir. Bunu da sadece Ahıska Türkleri için değil, jeopolitik açıdan değeri her geçen gün artan Kafkasya’da kendisinin güç ve söz sahibi olması için yapmalıdır.
Ayrıca, Türkiye’nin Gürcistan, Rusya ve Özbekistan ile olan ilişkilerinin önümüzdeki dönemde hangi noktalara yöneleceğini bugünden kestirmek güçtür. Bu nedenle, Türkiye’nin Ahıska Türklerine ilişkin yaklaşımının belirlenmesinde bu ülkeler ile olan ilişkilerin de göz önünde bulundurulmasında yarar vardır.
Türkiye, Ahıska Türklerinin yurtlarına geri dönmelerine, onların kendi işlerini kurmalarına, Türkiye ile karşılıklı olarak ticaret yapmalarına, yerel siyasal süreçte yerlerini almalarına destek vermelidir. Türk diplomasisi, bu konulara, sivil katılım ağırlıklı olarak yönelmelidir.
Bu noktada bir hususa daha değinmek gerekir.
Yurt dışındaki Türk varlığına sahip çıkma konusunda genelde fazla başarılı bulunmamasına rağmen, bugünlerde Türk diplomasisi açısından dikkat çekici bir gelişme vardır. O da, özellikle Balkanlardaki Osmanlı eserlerine sahip çıkma titizliğinin gösterilmesidir. Ancak, bu eksik bir yaklaşımdır. Çünkü, yurt dışındaki bu tür tasarrufların geleceğe yönelik olarak, Türk diplomasisi için bir anlam ifade edebilmesi, aynı titizliğin Anadolu’nun bir Türk vatanı olduğuna işaret eden eserlere sahip çıkılmasına da bağlıdır. Bu ikisi, paralel -uyumlu- bir şekilde yürütülmek durumundadır.
Fakat yürütülmüyor.
Balkanlar’da Osmanlı eserleri parlatılırken, Anadolu’da da eski Yunan ve Hıristiyan eserleri parlatılmaktadır. Bu eserlerin parlatılmasının, ileride Anadolu’nun bir Türk vatanı olmadığı yolundaki maksatlı tezleri besleyeceği, ne yazık ki görmezden gelinmektedir. Böyle bir tabloda, acaba yurt dışındaki Türk varlığının bir değeri olabilir mi?
Türk diplomasisi, yüzünü biraz da, bu açıdan içeriye dönmek durumundadır.
Herkes, Türk Dünyası olgusunun, ancak Ankara ile, Anadolu ile, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile, olabileceğini iyi görmelidir.
Ve Türk Dünyasına samimî olarak ilgi göstermeyenler, parçalanmasına -yok olmasına- seyirci kalanlar, onları başka ülkelerin diplomasilerine hizmet eder bir konumuna itenler, Türk’ün “ahının” yerde kalmayacağını bilmelidirler. |