gazisi

Nereden Nereye Geldik?

Nusret KOPUZLU

Ahıska Türkleri vatandan sürüleli 61 sene oldu.

1944 yılında başlayan sürgün hayatına, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde yeni sürgünler eklendi. 1989-Fergana Faciasıyla başlayan yeni göçler, Azerbaycan, Rusya, Ukrayna, Türkiye ve derken ABD sahneleriyle devam etti.

Halbuki böyle mi olmalıydı?  Gönül isterdi ki SSCB dağılınca yerine oturan taşlar arasında Ahıska da olsun. Ama olmadı. Ümitler hep yeni bahara kaldı. 20. yüzyılın ortalarında açılan yara, 21. yüzyılın başlarında da kanamaya devam etmektedir.

Bu insanlık trajedisi karşısında gerek sorumlu taraflar ve gerekse kamuoyu, üzerine düşeni yapmışlar mıdır?

Pravda gazetesinin 11 Haziran 1989 tarihli nüshasında yer alan fotoğraftaki bu şahıs, Ahıskalı bir gazidir. Birinci Dünya Savaşı’na katılarak vatan savunmuş (!) olan bu Ahıskalı, vatan uğruna (!) bir bacağını feda etmiş fakat uğrunda savaşıp sakat kaldığı vatanda kendisine bir yer bulamamıştır! Cepheden döndüğünde kendisine doğduğu yer olan Ahıska’da değil Özbekistan’da yer bulunmuş! Gün gelmiş, orası da vatan olmamış! Şimdi bu gazi Ahıskalı vatan arıyor! 1989 yılı Fergana olayları sonucu Özbekistan’ı da terk etmek zorunda kalmış; iki üç parça eşyasıyla Taşkent havaalanına gelmiş. Buradan yolculuk nereye? Peki bu utanç hikâyesinin sorumluları kimler?

 

 

 

Rusya

 

Taraflar derken kimleri kastediyoruz? Bir kere sürgün, Sovyetler Birliği zamanında, 15 Kasım 1944 tarihinde gerçekleştirilmiştir. O hâlde bu facianın birinci fâili Sovyet yöneticileridir.Bu yöneticilerin biri kararı alan, diğeri de bu kararı uygulayan Stalin ve Beria gelmektedir! İkisi de Gürcü!

 

Her ne kadar Sovyet rejimi çökmüş olsa da onun yegâne varisi olduğunu dünyaya ilân eden Rusya Federasyonu, bu sürgün faciasının birinci sorumlusudur. Rusya, kendi sınırları içindeki Ahıskalılara bugün de zulmetmektedir. Kuzey Kafkasya, Krasnodar, Rostov-Don ülkesindeki Ahıskalılar, bütün vatandaşlık haklarından mahrumdur. Onlara kanun dışı mülteci gözüyle bakılmaktadır. Çeçen sendromunun devam ettiği Rusya’da, Müslüman Ahıskalılar da potansiyel tehlike olarak görülmektedir. Açıkça ifade edilmese de uygulamalar bunu göstermektedir. Kısaca, Ahıskalıları anavatan Türkiye’den koparan (1828), 115 yıllık bir zulüm döneminden sonra bir kış mevsiminde sürgün eden Ruslardır. Bugünkü Rus yönetimi bu gerçeği göz ardı etmemelidir.

 

Avrupa Konseyi süreciyle Ahıskalılar vatana dönünce tabii ki bazı zorluklar onları beklemektedir. Rusya Federasyonu, evi barkı başkaları tarafından kullanılan Ahıskalılara destek olmalıdır. Bu, Rusya’nın tarihî bir hatayı tamir etmesi çin fırsat olduğu gibi hem insanlığın hem de devlet olmanın gereğidir.

 

 

 

Gürcistan

 

İkinci sorumlu Gürcistan’dır. Çünkü sürgün kararının altına imza atan ve bu halkı evinden barkından çıkarıp hayvan vagonlarına doldurarak ölüm yolculuğuna çıkaranların amirleri Gürcü’dür. Hatta bölgede Rus askerlerine kuryelik yapan, onlara her konuda yardımcı olan da Gürcü askerleridir. Ahıska vilâyetinin Gürcistan sınırları içinde bulunduğunu da buna ilâve etmeliyiz. Stalin kurbanı sürgün topluluklar, onun ölümünden sonra vatanlarına döndükleri hâlde Gürcistan çok kavi bir şekilde Ahıskalıların dönmelerine mani olmuş, sürgün felâketi acılarının ikiye katlanmasına sebep olmuştur. Avrupa Konseyi kararlarına rağmen bu inat, rengini ve şeklini biraz değiştirmiş olsa da halen devam etmektedir.

 

Gürcü devlet adamları, hiçbir zaman şunu akıldan çıkarmamalıdır: Gürcülerin davetiyle 1801 yılında bu coğrafyaya gelen Ruslar, bölgenin huzurunun bozulmasından başka bir şeye yaramamıştır. Bugün Ruslar gitmiş, eski komşular yüz yüze gelmişizdir. Burada birlikte yaşayacağız. Sağı solu Türk dünyasıyla çevrilmiş olan Gürcistan’ın, dün Rus’la yaptığı ittifakın yerini bugün başkaları almamalıdır. Türkiye’nin gösterdiği iyi komşuluk jestlerini de göz ardı etmemelidir. Su gider kumu kalır… Tarihte hep böyle olmuştur.

 

 

 

Ahıskalılar

 

Tarafların bir yakası (Rusya ve Gürcistan), sorumlu olduğu suçu ortadan kaldırmak için üstüne düşeni yapmazken, diğer yakası olan mağdur ve mazlum Ahıskalılar da en azından belli bir kamuoyu oluşturma ve dikkatleri üzerine çekme hususunda yapılması gereken mücadelede çıtayı tutturamamıştır.

 

Ahıskalılar, yani sürgüne uğramış, hakkı ve hukuku ayaklar altına alınmış, ölümlerden ölüm beğenmeğe zorlanmış halk! Peki bu halk, kendisine reva görülen bu zulme dur deme hususunda gerekeni yapmış mıdır?

 

Öyle ya, “Hak verilmez alınır!” derler. Mücadele etmeden ve mecbur bırakmadan kimse kimseye bir şey vermez, derler! Hak güçlünündür diyenler de var!

 

Ahıskalıların, haklarını almak için mücadele ettikleri, bir şeyler yaptıkları bilinmektedir. Bununla ilgili belgeler, bir kitapta hikâyesiyle birlikte yayımlandı.[1] Fakat aradan geçen bunca zamandan sonra bu yapılanların -ne yazık ki- yeterli olmadığı gün gibi aşikâr… Yani Rus ve Gürcü devletleri, devlet olmanın icaplarını yerine getirmedikleri gibi Ahıskalılar da kendilerine reva görülen bu insanlık dışı uygulamanın son bulması hususunda, dünyayı ayağa kaldıracak bir mücadeleyi gerçekleştirememişlerdir.

 

Sürgün toplumun yapması gereken nedir? Stalin döneminde bir şey yapamayacaklarını anlıyoruz. Fakat onun yer yüzünden def olup gitmesinden sonra yapılanları inkâr etmemekle birlikte tek yumrukla tek hedefe vurma hususunda gerekenin yapılmadığı da rahatlıkla söylenebilir. Denilebilir ki halk, oraya buraya serpilmiş olduğundan, darmadağınık bir topluluktan bir yumruk olması beklenemez! Tabiî ki bu başlıca sebeplerden biri olabilir. Ama bunca yıl hâlâ aynı noktada bulunmanın haklı bir mazereti olur mu?

 

Zaman geçtikçe sürgünü bizzat yaşamış birinci nesil gittikçe sonrakilerde gevşeme başlamıştır. Sovyet okullarında eğitim gören ve temelde Rus kültürüyle dezenformasyona maruz kalan ikinci ve üçüncü nesiller, sürgün psikolojisinden uzak kalmıştır. Dolayısıyla kültürel değerlerin aşınmasıyla mesele küllenmeye yüz tutmuştur. Bugün yaşanan sıkıntıların temelinde bu vardır. Buna Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan gibi ülkelerde yaşanan az çok farklı hayat tarzlarını da ekleyebiliriz. O hâlde Ahıskalılar da yeni bir cehtle derlenip toparlanmalıdırlar, zira güneş ufuktan doğmaktadır.

 

 

 

Türkiye

 

Bizim aziz devletimiz ve alicenap milletimiz, nice mazlum topluluklara bağrını açmıştır. Yeter ki sinesine iltica edecek olanı bilsin! İşte bu noktada, yani bilgi hususunda Ahıskalıların pek de şanslı olduklarını söyleyemeyiz. Açıkçası bu halk, Türkiye’de hâlâ yeteri kadar bilinmemektedir. Ahıska’ya Alaska diyenler olduğu gibi, bu kelimenin neyin kısaltması olduğunu ve bunun açılımını soranlar da var…

 

Açıkça şunu söylemeliyiz ki 1944 sürgünü vukubulduğu zaman Türkiye’nin istihbarat, bilgi, belge, tavır ve siyaseti hususunda hiçbir bilgiye sahip değiliz! Türkiye, Ahıska Türklerini 1989 yılında Özbekistan’da meydana gelen müessif olaylarla tanır gibi olmuştur. Hâlâ bu tanıma konusunda şüphelerimiz vardır. Bundan birkaç gün önce başkent Ankara’yı yöneten birkaç kişiden biri olan dostum, nereli olduğumu sormuştu. “Bizler Ahıskalıyız!” deyince de, “Canım bunu biliyoruz; oraya Anadolu’nun hangi ilinden gittiğinizi soruyorum! Konya, Yozgat, Amasya, Tokat?”

 

Aziz dostum, biz o saydığınız yerlerden gitmedik. En muteber tarih kaynakları, Ahıska bölgesinde milattan önce de Türk varlığından bahsetmektedir. Bizim geçmişimiz gün gibi ortada. Siz hangi Anadolu ilinden bahsediyorsunuz? Bizim atalarımız oralarda yaşarken Anadolu’da kimler yaşıyordu, hiç düşündünüz mü?

 

Ona nasıl anlatmalıydım ki, Ahıskalıların Anadolu’dan gittiğini gösteren bir tek kaynak yoktur. Bu olsa olsa “İşte vatanınız Türkiye, oraya gidiniz!” demek için Gürcü dostlarımızın uydurduğu bir yalan olabilir. Bazı dernekçi kardeşlerimiz de bu Gürcü propagandasına alet olmaktadırlar.

 

 

 

Medya

 

Üzerinde durmamız gereken hususlardan biri de medya ve sözüm ona entelektüel çevrelerdir. Bu iki muhit nedense birbirini takip etmektedir. Yani birinin gündeminde ne varsa diğerinin gündeminde de o var! Ama hiçbirinin gündeminde hiçbir zaman biz olmadık!

 

Bu ülkede, bu sınırları kanıyla çizen aslî unsurla alâkası olmayan birçok sun’i gündem peyda edilmekte, bütün kamuoyu günlerce, aylarca onunla meşgul edilmektedir. 2005 yılına damgasını vuran bir Ermeni Konferansı’nı hatırlayınız!

 

Ermeniler, yüzyıllarca gölgesinde insanca yaşamış oldukları Türk toplumuna ilk fırsatta ihanet etmiş, kan dökmüş ve aslında emperyalist güçler tarafından iğfal edilmiş, kullanılmış, sonra da bir kenara atılmış zavallı bir toplumdur. Türk’ün vatanını istilâya gelenlerle işbirliği yapan Ermeniler, toprak kazanma hulyası suya düşünce feryad etmişler ve dünyayı ayağa kaldırmışlardır.

 

Ermenilerin masum, Türk’ün de suçlu olduğunu dünyaya ilân eden entel zangoçlar, Ahıska Türkleri faciasına kulak tıkamaktadırlar.

 

Her kasım ayında sürgün yıldönümü programı hazırlamak son yıllarda âdet oldu! Bu programlarda Ahıskalıların tarihî macerası ve arkasından da sürgün faciası anlatılmakta, yaşanan acılar dile getirilmektedir. Fakat bunlar medyayı ilgilendirmemektedir! Ne TV’ler, ne gazeteler, ne de entellerin gazete köşeleri… Gözler kör, kulaklar sağır, vicdanlar felç…

 

 

 

ABD

 

Avrupa Konseyi, üyeliğe kabul ettiği Gürcistan’dan, Ahıska Türkleri meselesini çözmesini istemiştir! Gürcistan, işi yıllara yayarak ayak sürümüş, ipe un sermiştir… Ne hikmetse uzak kıtalardan, ABD’den ses gelmiş, Gürcistan’dan ses çıkmamıştır!

 

ABD, Rusya’daki Ahıskalılardan küçük bir grubu alıp götürüyor! Niçin götürüyor? Meseleyi kökünden çözmekle alâkası olmayan bu ilginin sebepleri üzerinde birçok spekülasyon yapılmaktadır.

 

Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül, ABD seyahati sırasında Ahıskalılarla da görüşmüş, onlara hitaben yaptığı konuşmada, “Burayı vatan edininiz!” demiştir. Bu söz Türkiye’deki Ahıskalılar arasında infiale sebep oldu. “ABD bize vatan olur mu? Bizim oralarda ne işimiz var? Rusya’daki zor şartlar ve vatana dönüş ümitlerinin kırılması akrabalarımızı okyanus ötesine attı. Birbirlerinden yüzlerce kilometre mesafe uzaklara atılan bu insanların geleceği ne olacak?” diyorlar.

 

Diğer taraftan Zaman gazetesi yazarı Sayın Fikret Ertan’ın kaleme aldığı yazıda ABD’nin lutufkârlığı dile getirilmektedir. “Amerika, anlattığım gibi Rus baskısıyla bunalan Ahıska Türklerine sahip çıkıyor, onları ülkesine kabul ediyor. Bu da takdire, övgüye şayan bir davranış; bunu da Amerika’yı her fırsatta yerden yere vuranlara burada hatırlatıyorum (Zaman, 22.11.2005)

 

Basınımızda Türk Dünyasından haberi olan birkaç gazeteciden biri olduğunu zannettiğimiz Ertan’ın bu tavrı da garip karşılanmıştır. Sahi ABD, Ertan’ın ifade etme gayreti içine girdiği gibi Ahıskalılara lutufkârlık mı yapmaktadır? Yarım milyon olarak ifade edilen bir topluluktan birkaç bin kişiyi koparıp her birini bir yere savurmayı lutuf olarak mı görmeliyiz? Yoksa burada Kuzey Irak’tan bildiğimiz bazı hesaplar mı var? Yahut Ertan’ın da bildiği Ahıska bölgesi Ermenilerinin bir hesabı mı? Öyle ya ABD, başını şefkatle okşadığı Gürcistan’a, “Bu halka vatan kapılarını aç!” demek gibi daha kolay bir yol varken neden bu yolu tercih etmiştir?

 

Ahıskalılar sürgün yerlerinde huzurlu değiller. Bin bir türlü korku günden güne büyümekte, yayılmaktadır. İnsanlar yarını değil, bugünü kurtarmanın çabası içinde, çekilmez bir hayatı sürüklemekte…

 

 

 

Meseleye şaşı bakanlar

 

Türkiye, Gürcistan’ı, kendisiyle meselesi olmayan tek komşusu olarak görüyor; her türlü ekonomik, askerî ve siyasî desteği esirgemiyor. Ama galiba Ahıska adını da ağzına almaktan imtina ediyor! Resmî yayın kurullarımız, hatta yarı resmî teşekküller bile Ahıska meselesine şaşı bakıyor. Hariciyemizin, Avrupa Konseyi sürecini, Moskova’da ikamet eden bir kişi vasıtasıyla yürütmesini hâlâ anlayabilmiş değiliz…

 

Tiflis’te hazırlanıp 1968 yılında Bursa’daki hizmetçilerinden birinin adıyla İstanbul’da bastırılan ve Osmanlı’ya iftira ve hakaretlerle dolu bir kitabı satın alıp okul kütüphanelerine kadar dağıtan Türkiye Cumhuriyeti, Ahıska konusuyla ilgili bugüne kadar yazılmış en yetkili bilimsel kitabı, alıp kütüphanelere koymaktan imtina etmiştir! Bu tavrı nasıl değerlendirmeliyiz? Amatör kitaplara para veren Kültür Bakanlığı, bu  meseleye açıklık getirmelidir.

 

İstanbul Büyükşehir BelediyesiGürcistan Kültür Günleri düzenlemekte, “Büyük Başkan” imzasıyla çok alımlı davetiyeler bastırmaktadır. Bu davetiyelerde, programdan başka Gürcü sineması ve filmleriyle ilgili bilgiler; artist ve sanatçıların fotoğraflı biyografileri yer almaktadır! Ne güzel! Peki Gürcistan’da da bizim kültürümüzle ilgili böyle programlar hazırlanıyor mu? Acaba Sayın Başkan, Gürcü dostlarına Ahıskalıları hatırlatma ihtiyacı duymuş mudur? Ahıska Türkleriyle ilgili faaliyet yapma çabası içindeki Federasyonumuz, birkaç defa başvurduğu halde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanından randevu alamamıştır!

 

 

 

Vatan hasreti alev alev

 

Vatan hasreti, sürgünü yaşayan Ahıskalıların yüreğinde alev alev yanmaktadır. Bu hasretin dineceği günler yakındır. Kimse Ahıskalıların vatandan vazgeçeceğini hayal etmesin.

 

Gürcistan Cumhuriyeti, 1999 yılında Avruya Konseyi’ne bu meselenin halli için taahhütte bulunmuştur. Aradan altı sene geçti. Bin bir bahaneyle vatana dönüş işi engellendi. Nihayet 2005 yılının son aylarında Gürcistan Devlet Bakanı G. Haindrava’nın öncülüğünde bir çalışma gerçekleşti. Bu arada Tiflis’te türeyen paravan dernekler harekete geçti. Uydurma formlar hazırlandı. Ahıskalılara milliyet değiştirmeyi teklif eden bu formlara imza atılması istenecek! Bu halk, bu oyuna gelir mi? Türk olduğunu inkâr edip, Gürcistan’ın dayattığı gibi, “Biz Türk değil Mesx’iz!” der mi?

 

Kimsenin şüphesi olmasın: Bu halk sürülürken Türk’tü, bugün de Türk’tür, Ahıska’ya da Türk olarak dönecektir.

 

 

 


 

[1] Yunus Zeyrek, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Ankara 2001.