Bir Kitap ve Bir Tenkid Üzerine

Yazar: Doç. Dr. Mahmut ALLAHMANLI

Araştırmacı Sevil Piriyeva’nın 2005 yılında çıkan “Ahıska Türkleri Azerbaycan’da” adlı kitabı hakkında, “Bizim Ahıska” dergisinde çıkan ve Orhan Uravelli tarafından kaleme alınan “Azerbaycan’daki Ahıskalılar ve Konunun Boyutları” başlıklı makaleyi okuduk. Makaleyle ilgili düşüncelerimizi paylaşmadan evvel şunu belirtmek isteriz ki, Türkiye’de “Bizim Ahıska” adlı mecmuanın yayınlanmasına seviniyoruz. Bunu çok yararlı bir iş olarak görüyoruz.

Bilhassa belirtmek isteriz ki, Uravelli’nin dergideki makalesini, çok dikkatle okuduk. Böyle yazılara, araştırmaların geniş tahliline ve değerlendirilmesine her zaman ihtiyaç vardır. Büyük tenkitçi Dalember diyor ki, “Tenkit samimi ve garezsiz olmalıdır; eğer böyleyse onu samimiyetle kabul et. Yok samimiyetten uzak, ancak doğruysa onu da kabul et. Son olarak hem garezli, hem de doğru değilse ona ehemmiyet verme.”

Nedense bu makaleyi  okuyunca ilk önce aklımıza bu geldi ve bu düşünceyle de bazı meselelere ışık tutmak istedik.

Sevil Piriyeva’nın kitabıyla* ilgili olarak Azerbaycan matbuatında biz de kanaatlerimizi dile getirmeye çalışmıştık. Bu kitapla ilgili “Şergin sesi” gazetesinde bir de makalemiz yayımlandı. Piriyeva’nın daha önce neşrolunan eserlerini de okuduk. Bunun sebebi ise, Türk topluluklarının medeniyet tarihini öğrenme arzumuz ve bu yolda araştırmalar yapmamızdır. Bu araştırmaların bir kısmını, Sovyetler döneminde yaşamış halkların sürgünleri teşkil etmektedir. Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri, Lazlar vs. Bunu tamamen Sovyet yönetiminin Türklere karşı tavrı şeklinde anlıyoruz. Bilhassa 1919 yılında V.İ.Lenin gizli toplantıların birinde  hususi olarak vurguluyor ki, bu halkların gözünü öyle korkutmak lazımdır ki, 70-80 yıl hiçbir şey hakkında düşünemeyip, ancak korku içerisinde yaşasınlar. Kırım Türklerinin 18 Mayıs 1944 tarihinde, Ahıska Türklerinin de aynı yılın 15 Kasımında sürülmeleri ile yıllar sonra 1989 yılında cereyan eden Fergana hadiseleri bunun neticesidir. Rus şovenizmi böyle dehşetlerin hayata geçirilmesini dikte ediyordu. Bu, meselenin yüzde olan ve çok açık görünen tarafıdır.

Burada halkların aşındırılması, tarihî medeniyeti ninnilerden de uzaklaştırma çabası var. Büyük ananeleri olan bu halkların düşüncesinde o çağlara dönüş her zaman düşüncelerin bir bölümünü oluşturur. Kırım Türklerinin Edige’si,Çorabatır’ı bu düşüncenin taşıyıcı vasıtasıdır. Bununla da Ahıska Türklerinin şifahî düşüncesinde dolaşan kahramanlık hikâyeleri, destanlar, efsane ve rivayetler, yurt yerleriyle bağlı anlatmalar buna örnektir.

Ömer Faik Numanzadesi, İsmail Bey Gaspıralısı, Hasan Sabrisi olan halklar ölümsüzdür. Rus tenkitçisi V. Belinski diyor ki, “Tarihi olmayan halk yoktur. Bazılarınınki efsanelerde, masallarda, bazılarının destanlarda, bazılarının da kronolojide.” Türk’ün tarihi de böyledir.

Bugün, geçmişin öğrenilmesi yolundaki çalışmalara, çok önem verilmektedir. Sevil Piriyeva da bir Türk evladı olarak kendini Ahıska Türklerinin Azerbaycan’da yerleşmesi tarihini araştırmaya adamış, bunu ödenmesi gereken bir borç gibi görmüştür. Biz şahsen bu uğurda yazılan her bir yazıyı alkışlıyoruz. Sürgünü yaşamış, onun canlı şahidi olmuş insanların hayatta olduğu bir zamanda yapılan bu tür çalışmaların değeri büyüktür. Çünkü onlar canlı tarihtir. Piriyeva’nın bilhassa böyle bir makamda bu problemi öğrenmeğe çalışması, ancak ve ancak vatandaşlık sevgisinden ileri geliyor. Bu sevginin olduğu yerde fikir ayrılığı ve probleme bakış farklılığı çok küçük bir meseledir.

Kitabı okurken anlaşılıyor ki, Piriyeva, Ahıska Türklerinin yaşadığı arazide doğmamıştır. Hatta ben de oraları görmedim. Ancak tasavvurumda o yerlerin taşı, kayası da bana tanıdık gelmektedir. Oralar, ezelî ve ebedî bir Türk yurdudur. Bana böyle geliyor; zannediyorum size ve Sevil Piriyeva’ya da böyle geliyor. “Ahıska Türkleri Azerbaycan’da” kitabını da ele bu düşünceyle tahlil edebilirsiniz. Ancak bazı hususlarda bu tenkit biraz fazla görülür. Öyle ki, makalenin başında diyorsunuz ki, “Aslında kitabın neredeyse yarısı, doğrudan Azerbaycan’daki Ahıskalılarla ilgisi olmayan, birçok kitap ve makalelerde defalarca tekrarlanmış ve artık nakarat hâline gelmiş genel tarihî, siyasî ve milliyetçi edebiyattan oluşmaktadır.”

Ben bu konuda yazılanları milliyetçi edebiyat olarak göremiyorum. Halkın tarihini yazmak, onun karşılaştığı belâları anlatmak, milliyetçilik değildir. Bir halk, büyük bir imperiya tarafından yok edilmek tehlikesiyle karşı karşıya gelirse, takiplere, sürgünlere maruz kalırsa burada ancak özünü muhafazadan söz edilebilir. Biz muasır medeniyet döneminde Türk’ün öyle bir milliyetçiliğini göremiyoruz. Medeniyet tarihinde onun büyük idealleri var. Bunun için Sovyet sonrası Türk dilli cumhuriyetlerde olan umumî manzaraya ve Türkiye’deki çağdaşlaşma sürecine dikkat etmek yeterlidir. S. Piriyeva’nın bu şekilde suçlanmasında ölçünün kaçtığını düşünüyoruz.

Bir hususu da unutmamak gerekir: Sovyetler zamanında sürgün edilen halklara, bilhassa Türk halklarına çok dikkat ediliyor, bütün yazılanlar, sansürden geçiriliyordu. Mevcut yayınlarda birçok kısıtlama, çıkarma ve eklemeler yapılıyordu. Yasaklar hüküm sürmekteydi. İzin verilenlerin durumu da bilinmektedir. Bu uygulamalar, klasiklerden ziyade çağdaş Azerbaycan folklorunda ve buna benzer sahalarda etkisini gösteriyordu. En aşağısı 1937 yılı sürgünleri, Kitab-i Dede Korkud’a koyulan yasağı hatırlamak yeterlidir. Bu, Kırım Türkleri için olsun, Kazak, Özbek, Kırgız Türkleri ve tabii ki Ahıska Türkleri için de böyleydi. Sürgüne maruz kalan halklarda bu kaide daha anlayışsız ve merhametsizce uygulandı. Ahıska Türklerinin tarihine, medeniyetine, onların her yönüyle araştırılmasına bu açıdan bakmak gerekir. Bu anlamda Sevil Piriyeva’nın gördüğü işler, çok değerlidir. Bu çalışmalar, gelecek araştırmalara yol açacaktır. Çünki sürgüne maruz kalan halklar, o cümleden Ahıska Türkleri, fizikî sarsıntılar geçirmekle kurtulamıyorlar. Aynı zamanda bu halkların bütün maddî ve manevî medeniyeti bu ağrıları yaşıyor; birçok aşınma ve kayıplara uğruyor.

Sovyetler İmparatorluğunun dağılmasından sonra bu ağrıların mahiyeti araştırılmaya başladı. Asırlar boyu yaşadıkları araziye dönmenin daha ciddî ve müteşekkil merhalesi, kendini gösterdi. Muhtelif kitapların yazılması, problemlerin öğrenilmesi yolu tutuldu. Sevil Piriyeva da bu yolda makalelerle, kitaplarla düşüncelerini genelleştirdi.

Uravelli diyor ki, “Ne yazık ki, Sevil Piriyeva’nın, Yunus Zeyrek, N. Bugay, A. Yunusov’un kitapları ve birkaç makale dışında, bilimsel değeri olan kaynak ve literatürden yararlanmadığı anlaşılmaktadır.”

Her bir yazı, muhtevasında diğer yazıyı ihtiva  eder ve sonraki araştırmalar için kaynağa çevrilir. Ahıska Türklerinin her sahada, hatta üniversite ortamında öğrenilmesi gerekir. Mevcut yayınlar, büyük incelemelerin bir parçasıdır ve bu bize başlangıç olarak görünüyor. Daha değerli, daha dakik incelemeler ise sonra yapılır. Görüşlerin ifade edilmesindeki kusurlar, çalışmanın özündeki dağınıklık, Ahıska Türklerinin dağınık yaşamasından ileri gelmektedir. Bu ise belirli anlamda birbirinden habersiz eserlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Sevil Piriyeva’yı bu hususta da itham etmek doğru değil. Kitap, büyük umumileştirmelerle, muhtelif tarihî devirlere bakarak, Ahıska Türklerinin Azerbaycan’da yerleşmesine yöneliktir. Bundan dolayı müellifi hangi edebiyattan istifade edip, hangisinden istifade etmemesinde suçlamak yersizdir.

Söz konusu yazıda, “Kitabın sonunda Ahıska bölgesinde 1944’e kadar Türklerin oturdukları köylerin listesi yer almaktadır. Defalarca yayımlanan bu listeyle Azerbaycan’daki Ahıskalılar arasında doğrudan bağlantı yoktur.” denilmektedir. Aslında bu tek başına ve dolayısıyla meselenin mahiyetinde duruyor. Öyle ki, bu tür belgelere, bölgedeki ad ve kaynaklara dayanmadan gelişmeleri izlemek imkânsızdır. Burada etnografik âdetlerin, manevî medeniyetin mukayesesinde gerçekler daha canlı görünmektedir. Bu adların bir kısmı, yeni yerleşim bölgelerinde kullanılmaktadır. Bunlar, dilciler, tarihçiler, edebiyatçılar tarafından belge olarak kullanılır. Müellif, onların Azerbaycan’da yaşadıkları arazinin haritasını verseydi daha iyi olurdu.

Makaledeki, “Türklerden temizlenen Ahıska topraklarına derhal Ermeniler yerleştirildi, (s.206) iddiası da asılsızdır.” sözü bir kanaatten ibarettir. Önce şunu belirtmeliyiz ki, Uravelli bunu 1828 yılında Ermenilerin yerleştirilmesiyle izah ediyor. Bu, meselenin bir tarafıdır. Esas nüfus yerleştirme işi, Bolşevik yönetimi devrinde olmuştur. Mesela bu devirde tarihî Revan Hanlığının Türk-Azerbaycan topraklarında Ermenistan devleti kurulmuştur. Ahıska Türklerinin de arazisine bu safhada yerleştiriliyordu. Bu arada Gürcülerin yerleştirilmesi de söz konusudur. Şimdi bu arazide yaşanan problemler de buradan kaynaklanmaktadır. Bugünkü Ermenilerin Ahıska Türklerinin tarihî topraklarında muhtariyet arzularını da unutmamalıyız. Kitaba karşı yapılan bu eleştiri, sağlam olmayıp kendi içinde de tezat taşımaktadır.

Uravelli’nin yazısındaki kabul edilemez iddialarından biri de, “Piriyeva, Ahıskalıları adeta 70 milyonluk Türkiye’den, Türk tarihi ve kültüründen koparma gafletine düşmektedir.” İfadesidir. Biz aslında Türk halkını, Azerbaycanlı, Özbek, Kırgız, Kazak vs. anlamında bir bütün olarak görüyoruz. Günümüzde Türkiye’yi, bir bütünün dövünen yüreği, düşünen beyni olarak anlıyoruz. Nizamî, Hakanî, A. Nevaî, Füzulî, Yunus Emre, Ahmed Yasevî, M.P.Vagif, Aşıg Sümmanî, Aşıg Alesker, Aşık Şenlik, S. Vurğun, M. Şehriyar, Aşıg Veysel, Hasta Hasan, her biri Türk oğlu Türktür. Bunlar birer Türk oğlu olarak aynı sırada toplanır. Tekrar etmeli ki, siz de Sevil Piriyeva da böyle düşünüyorsunuz.

Kitabı tekrar dikkatle okuduk. Onda Ahıska Türklerini Türkiye’den koparmak, onları ayrı takdim etmek gibi bir gaflet işareti göremedik! Bu husus, tarihî süreci ifade etme şeklinde görülmelidir.

Uravelli’nin yazısında, “Azerbaycan’da birinci iskân aşaması başlıklı bölümde nedense hiç ilgisi yokken yazar 1958 yıllarını bir tarafa atarak tam 30 yıl sonraki olaylara ve tamamen farklı bir sahaya geçerek 1989’dan itibaren Azerbaycan ve diğer cumhuriyetlerden göç eden Ahıskalılardan bahsetmektedir.” denilmektedir. Tekrar kaydedelim ki, biz, Ahıskalılara karşı olan bu hadiseyi, bütün Türklüğün ağrısı olara görüyoruz. Azerbaycan’da yerleşmeye gelince, Piriyeva bu meseleyi tarihî süreçte, sırasıyla vermiyor. Daha doğrusu, hadiselere, gelişmelere serbest şekilde yaklaşıyor. Çok eski çağlardan Ahıska Türkleri ile Azerbaycanlılar sağlam medenî ilişkiler kurmuşlardır. Onların Azerbaycan’a gelişini, müellif Ö. F. Numanzade’nin, Şefika Hanım Efendiyeva’nın ve başkalarının şahsında görüyoruz. Böylece de Azerbaycan’ın batı bölgesi ile Ahıska Türklerinin tarihî bağlılığı hakkında yaşlı neslin bize anlattıkları hatırlardadır. Hiç şüphesiz S. Piriyevanın ele aldığı problem, büyük çaplı inceleme ve araştırmalar gerektiren bir meseledir. Bunun da kendine göre bazı çetinlikleri var. Çetinlik, Ahıska Türkleriyle ilgili araştırmaların az olmasındadır. Doğrudur, Ahıskalılar hakkında muhtelif makale ve kitaplar yazılmıştır. Bugün Ahıska Türklerinin yaşadıkları arazinin muayyenleşmesi veyahut da tarihinin, etnografyasının, folklorunun araştırılması bir veya birkaç kişinin işi değil. Bu, büyük araştırmacılar neslinin sayesinde mümkündür. Eminiz ki, bu da olacaktır.

Ahıska Türkleri, Fergana faciasından önce de hiç şüphesiz muhtelif plânlı sıkıntılarla karşılaştılar. Rus şovenizmi sürgünden sonra da bu Türk kavmini rahat bırakmamıştı. Ona göre bu meseleler kendi tarihî mahiyetiyle ele alınmalıydı. Ancak S. Piriyeva buna genel bir açıdan bakmaktadır. Bu da araştırmacının problemin açılışıyla ilgili tuttuğu yoldur. Fergana hadiseleri, hiç şüphesiz Sovyet İmparatorluğunun siyasî projelerinin bir bölümüdür. Böyle hadiseleri tezgâhlamak bu tür bir imperiya için zor değildi! Ne yazık ki, Orhan Bey, bu meselede belki de sonuncu tezi vurgulamaktadır. Bunu Sevil Piriyeva’nın göstermesi, daha doğrusu, Ahıska Türklerinin Fergana’da çalışkanlık özelliği ile cemiyetle uyum sağladığını belirtmesi gerekirdi. Rus şovenizmi, münasebetlerin hassas olduğu ve daha çok maksadına uygun yerlerde iç çatışmaları körüklemekteydi. Fergana da bunun için müsait bir yerdi.

Bu kitapta bizim dikkatimizi çeken hususlardan biri de, “Ahıska Türklerinin meşguliyyet formaları” bölümüdür. Burada yeteri kadar ilginç etnografik çizgiler var ve Ahıska Türklerinin adet-ananesi, meşguliyeti hakkında bilgiler mevcuttur. Aynı zamanda müellifin toplayıcılık kabiliyeti de dikkati çekmektedir. Ev ev, oba oba gezip halkın adet ve ananesini, folklor örneklerini toplamak, takdire değer bir keyfiyettir. Ekincilik medeniyeti, bağcılık, bostancılık vs. hakkında verilen bilgiler bize öyle geliyor ki, büyük araştırmaları zaruri kılmaktadır.

Son olarak şunu da kaydedelim ki, uğurlu kitaplar, düşünceleri paylaşmaya, söz söylemeye imkân sağlamaktadır. Bilhassa Uravelli’nin makalesini de bu çerçevede değerlendirmekteyiz. Sevil Piriyeva’ya da gelecek  araştırmalarında başarılar diliyorum. Her iki çalışmayı da Türk milletine olan sevginin ifadesi olarak görüyoruz.


* Sevil Piriyeva, Ahıska Türkleri Azerbaycan’da, Bakı, Elm, 2005.